AÖF ADALET ÖNLİSANS BÖLÜMÜ
AOF ADALET BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİNİN BULUŞMA NOKTASI OLAN FORUMUZA HOSGELDİNİZ...FORUMUZDA NEDEN ADALET OKUMALIYIM,MEZUNİYETİMDEN SONRA NERELERDE ÇALIŞABİLİRİM,ADALET ÖĞRENCİLERİNİN DERSLERİ İLE İLGİLİ DÖKÜMANLAR VE DAHA BİRCOK SEYİ BULABİLİRSİNİZ...UMARIM İŞİNİZE YARAYACAK BİLGİLERİ BULABİLİRSİNİZ...

UNUTMAYINIZ Kİ FORUMUMUZDAN DAHA AYRINTILI BİR ŞEKİLDE YARARLARNMAK İÇİN ÜYE OLMANIZ GEREKMEKTEDİR!...


Anadolu Üniversitesi, Adalet Önlisans Bölümü Öğrencilerinin Toplanma Noktası...
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap
Arkadaslar forumumuzda yer almasını istediğiniz bölümler ve size göre eksiklikler yanlıslıklar v.b. varsa bana " murat09 " özel mesaj atarasnız isteklerinizi yerine getirmeye calısacağım...
Arkadaslar www.aofadalet.tr.gg adında bir sitemizi daha açtık.Benim ve arkadaşlarımızın internet üzerinden yaptıkları radyo yayınını dinleyebilir,o anda online olan arkadaslarımızla sohbet ederek eğlenceli vakitler gecebilirsiniz.

Paylaş | 
 

 Hukuka giriş notları 1. kısım

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
murat_admin@



Mesaj Sayısı : 46
Puan : 134
Tesekkür Puanı : 3
Kayıt tarihi : 16/09/10

MesajKonu: Hukuka giriş notları 1. kısım    Perş. Eyl. 16, 2010 8:36 pm

HUKUK KAVRAMI 1
HUKUKUN TANIMI
Hukuk, bir toplum içindeki kişilerin birbirleri ile ve toplumla olan ilişkilerini düzenleyen, uyulması zorunlu, yani maddi yaptırımı bulunan kurallar bütünüdür.

Hukuk bilimiyle ilgili eserlere, özellikle hukuk hakkında temel bilgiler veren kitaplara baktığımız zaman, hukukun çeşitli biçimlerde tanımlanmakta olduğunu görürüz. Ancak, hukukun böyle çeşitli biçimlerde tanımlanmakta olmasına bakarak hukukçuların hukukun ne olduğu hususunda henüz bir anlaşmaya varamamış oldukları sonucunu çıkarmak hiç de doğru olmaz; çünkü hukuk, herkes özellikle her hukukçu için aynı şeydir. Farklı olan, hukukçuların aynı şeyi kendi açılarından değişik biçimlerde ifade etmeleridir. Nitekim aşağıya örnek olarak aynen aldığımız çeşitli tanımlar, bu görüşümüzü desteklemektedir.

Hukuk: Cemiyeti nizamlayan ve Devlet müeyyidesi ile kuvvetlendirilmiş bulunan kaidelerin bütünüdür. Toplum hayatında kişilerin birbirleriyle ve toplumla olan ilişkilerini düzenleyen ve uyulması kamu kudreti ile desteklenmiş bulunan sosyal kurallar bütünüdür. Cemiyet halinde yaşayan şahısların sosyal bakımdan önemli olan davranışlarını düzenleyen, müşterek hayatın huzur, sükun ve karşılıklı güven içinde cereyanını sağlayan emir ve yasaklardan mürekkep sosyal davranış kaidelerinin tümü" olarak tanımlamaktadır.

Görüldüğü gibi, örnek olarak aldığımız tanımlar, ifade biçimleri bakımından birbirinden az çok farklıdır. Fakat bütün bu tanımlarda belirtilmek istenilen aynı şeydir. O da, hukukun sosyal hayatı düzenleyen kuralların maddi bir yaptırıma (müeyyideye) bağlanmış olanlarından ibaret bulunduğudur. Ancak hukuk, sosyal hayatı düzenleyen kurallardan sadece birisidir. Hukuk kurallarının yanında aynı amaca yönelmiş olan başka kurallar da vardır. Gerçekten din kuralları, ahlak kuralları, görgü kuralları hep sosyal hayatı düzen altına almaya çalışan kurallardır.

Sosyal hayatı düzenlemekte olan çeşitli kuralların mevcudiyeti, bizleri pek muhtemel olarak şöyle bir soru ile karşı karşıya bırakabilir. Sosyal hayatı düzenleyen çok çeşitli kurallar, örneğin din, ahlak ve görgü kuralları mevcut olduğuna göre, acaba bütün bunlardan başka bir de hukuk kurallarına ihtiyaç var mıdır? Eğer böyle bir ihtiyaç söz konusu ise, bu ihtiyacı doğuran sebepler ne olabilir? Hatırımıza gelebilecek böyle bir soruyu cevaplandırmak, esas itibariyle sosyal hayat bakımından hukukun gerekliliği konusunu tartışmak demektir.
HUKUKUN GEREKLİLİĞİ
Sosyal hayatın bir düzen içinde olması için kişilerin gerek birbirleriyle gerek toplumla olan ilişkilerinde uyacakları birtakım kuralların varlığı zorunludur. Kişiler sosyal hayattaki ilişkilerinde bu kuralların koymuş olduğu "emir" ve "yasaklar"a uygun biçimde davranmak zorundadırlar. Aksi halde, bir takım tepkilerle karşılaşırlar. Bu tepkiye yaptırım (müeyyide) diyoruz.

Sosyal hayat bakımından hukukun gerekli olup olmadığı konusu, büyük bir önem taşır. Gerçekten, sosyal hayat için hukukun gerekli olduğu kabul edilirse, sorun yoktur. Buna karşılık, hukukun sosyal hayatın düzenlenmesinde hiç de gerekli olmadığı sonucuna varılırsa, diğer bir deyişle hukukun sosyal hayattaki işlevi yadsınırsa (inkar edilirse), bu, hukukun hayata veda etmesi, göçüp gitmesi demek olur. Bu nedenledir ki, hukuk hakkında temel bilgiler vermeden, yani dersimizin konularını incelemeye geçmeden önce, genel olarak hukuk kavramı üzerinde durmak ve hukukun sosyal hayatın düzenlenmesi, başka bir deyişle toplumsal yaşamın bir düzen ve güven havası içerisinde akıp gidebilmesi için gerekli, hem de çok gerekli olduğunu ortaya koymak zorundayız. Kaldı ki hukukun toplumsal yaşantımız bakımından gerekli olduğuna inanırsak, onu sever ve konularımızı iyice öğrenmeye gayret ederiz; böylece öğreneceğimiz bilgilerin, gelecekteki toplumsal yaşamımızda bizlere büyük ölçüde yardımcı olacaklarından da kuşkumuz olmaz.

Başlangıçta belirttiğimiz tanımlardan da anlaşılacağı üzere hukuk, sosyal hayatı düzenleyen maddi yaptırımlı, yani kamu gücü ile desteklenmiş bulunan kuralların bütünüdür. Demek ki hukuk ile sosyal hayat arasında çok sıkı bir bağ vardır. O halde, kısa da olsa önce sosyal hayat kavramı üzerinde durmamız gerekir.
Sosyal Hayat
İnsanlar toplu halde yaşarlar. Toplu halde yaşama, doğrudan doğruya içinde yaşadığımız modern çağın doğurduğu zorunluluğun sonucu değildir. Bu, her şeyden önce insanın tabiatından gelmektedir. Nitekim ünlü Yunan filozofu (düşünürü) ARİSTO "insan sosyal bir hayvandır" sözü ile bu gerçeği asırlarca önce pek güzel bir şekilde ifade etmiştir. Aristo’ya göre, bir insanın toplum dışında yaşayabilmesi için ya Tanrı ya da canavar olması gerekir.
Demek oluyor ki insanlar, öncelikle, yaradılışları gereği toplu halde hep bir arada yaşamaktadırlar. Gerçekten, tarih kitapları insanların tarihin ilk çağlarında bile toplu halde, hep bir arada yaşamış olduklarını kaydediyor. Gerçi o çağların sosyal hayatı ki buna sosyal hayat demek bile belki mümkün değildir ile çağımızın sosyal hayatı arasında sayılamayacak derecede farklar vardır; bunu hiç kuşkusuz kabul ederiz. Fakat önemli olan, sosyal hayatın kapsamı değil, bizzat mevcut olmasıdır. İnsanları birlikte yaşamaya zorlayan maddi ve manevi çeşitli faktörler vardır. Bunlar üzerinde uzun uzun durmak, onları enine boyuna incelemek hukuk biliminin konusuna girmez. Bu konularla sosyoloji bilimi uğraşır. Bu nedenledir ki biz sadece, insanların toplu halde yaşamakta olduklarını, dolayısıyla da bir sosyal hayatın varlığını belirtmekle yetiniyoruz.

Varlığını kabul ettiğimiz, hele çağımızda her an daha da kuvvetle hissetmekte olduğumuz sosyal hayatın düzenli olmasını, diğer bir deyimle, sosyal hayatta kişilerin gerek birbirleriyle, gerek toplumla olan ilişkilerinin bir düzen ve güven havası içinde gelişmesini hepimiz arzularız. Aksi halde, sosyal hayat bizler için özlenen bir hayat olmaktan çıkar, her birimiz kendimizi can ve mal güvenliğinden yoksun kimseler olarak görmeye başlarız ve bundan büyük ölçüde tedirgin oluruz.

Sosyal hayatın bir düzen içinde akıp gitmesi, kişilerin gerek birbirleriyle gerek doğrudan doğruya toplumla olan ilişkilerinde uyacakları bir takım kuralların mevcudiyetini gerektirir. Bu suretle de, sosyal hayatta gelişen çeşitli ilişkiler (sosyal ilişkiler) bir düzene sokulmuş olurlar; çünkü bütün bu kurallar (sosyal kurallar), toplum hayatındaki davranışlarımızın nasıl olacağı hususunda bir takım emir ve yasakları içerirler; kısaca neleri yapmak, neleri yapmaktan kaçınmak zorunda olduğumuzu bildirirler.

Bizler, sosyal hayattaki ilişkilerimizde bu kuralların koymuş olduğu emir ve yasaklara uygun biçimde davranmak zorunda bulunduğumuzu, aksi halde bir takım tepkilerle karşılaşacağımızı biliriz. İşte, sosyal hayatı düzenlemekte olan kurallara uygun biçimde davranmadığımız, onların yap dediğini yapmadığımız veya yapma dediğini yaptığımız takdirde karşılaştığımız tepkiye yaptırım (müeyyide) denir. Bizleri sosyal kuralların koyduğu emirlere uygun biçimde davranmaya ve onların yasakladıkları herhangi bir davranışta bulunmaktan kaçınmaya zorlayan da hep böyle bir tepkiyle, bir yaptırımla karşılaşmak korkusudur.

O halde sosyal hayatın barış, huzur ve güvenlik içinde devamı ve sosyal ilişkilerin düzenli bir biçimde gelişebilmesi, birtakım sosyal kuralların varlığına bağlı olmaktadır. Aksi halde toplum hayatında düzen sağlanamaz; herkes her istediğini yapmakta, dilediği gibi davranmakta serbest olur ki, bu da toplum hayatında anarşi doğurur. Anarşi içinde bulunan bir toplumda ise, bileğinin ve kesesinin kuvvetine güvenenlerin, fiziksel ve ekonomik bakımdan güçsüz durumda olanları ezmesine ve onları sömürmesine engel olunamaz. Böyle olunca da sosyal hayat bizler için çekilmez bir hal alır.
Sosyal Hayatı Düzenleyen Kurallar
• Hukuk, sosyal hayatı düzenleyen kurallardan sadece biridir. Diğer sosyal kuralları din, ahlak ve görgü kuralları olarak sayabiliriz.
• Din kuralları, yüce güç tarafından konulmuş ve peygamberler vasıtası ile kişilere ulaşmış bulunan birtakım emir ve yasaklardan oluşan kurallardır. Yaptırımı manevidir. Kişiyi bu kurallara uymaya zorlayamayız.
• Ahlâk kuralları, sosyal hayatta gerek kişinin kendi nefsine karşı, gerekse kişilerin birbirlerine karşı nasıl davranması gerektiğini gösteren kurallardır. Bu kuralların yaptırımı da manevidir.
• Görgü kuralları, bir kimsenin belli bir olayda ne şekilde davranması gerektiğini gösteren manevi yaptırımlı sosyal kurallardır.
• Hukuk kuralları, sosyal hayatta kişilerin birbirleri ile ve devletle olan ilişkilerini düzenleyen maddi yaptırımlı, yani devlet gücü ile desteklenmiş kurallar olduğu için diğer sosyal kurallardan ayrılmaktadır. Kişiler hukuk kurallarına uymak zorundadırlar. Oysaki diğer sosyal kurallar manevi yaptırıma sahip oldukları için bu kurallara uymak zorunlulukları bulunmamaktadır.


Sosyal hayattaki düzeni ve güvenliği sağlamaya yarayan çeşitli sosyal kuralların mevcut olduğunu evvelce belirtmiştik. Bu kuralları, kaynaklarını göz önünde bulundurarak; din kuralları, ahlak kuralları, görgü kuralları, hukuk kuralları ... olmak üzere dört grupta toplayabiliriz.. Şimdi bu grupları tek tek inceleyelim.
Din Kuralları
Acaba din kuralları, insanlar arasındaki sosyal ilişkileri tam anlamıyla düzenlemeye yetmekte midir? Diğer bir deyişle, sosyal hayatın düzenini din kurallarıyla sağlamak mümkün müdür? Bu sorunun cevaplayabilmek için önce din kurallarının neler olduğunu incelememiz gerekir. Din kuralları, Allah tarafından konulmuş ve Peygamberler vasıtasıyla bizlere ulaştırılmış bulunan bir takım emir ve yasaklardan oluşmaktadır.

Din kurallarının bir kısmı Allah ile O'nun kulları olan insanlar arasındaki ilişkileri (uhrevi ilişkileri) düzenlerler. Gerçekten, insanların kutsal bir varlığa, yani Allah ve O'nun Peygamberlerine inanmalarıyla ve ibadetlerle ilgili din kurallarında durum böyledir.

Bir kısım din kuralları ise, dünyevi ilişkileri, yani insanların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenlemektedir. Gerçekten, hemen hemen bütün dinlerde, insanların hemcinsleriyle iyi geçinmeleri, onlara karşı kötü hisler beslememeleri, onların canına, malına ve namusuna (ırzına) göz dikmemeleri, yoksulluk içinde bulunanlara yardım etmeleri, yalan söylememeleri ile ilgili pek çok emir ve yasaklar vardır ki, bütün bunlar insanlar arasındaki sosyal ilişkileri, yani dünyevi ilişkileri düzenlemeye çalışmaktadırlar.

Sosyal hayatta arzulanan düzeninin din kurallarıyla sağlanıp sağlanamaması, doğrudan doğruya din kurallarının yaptırımıyla ilgilidir. Din kurallarının yaptırımı, yani din kurallarının koyduğu emir ve yasaklara aykırı davranışta bulunma halinde karşılaşılacak olan tepki, manevidir. Bu ise günahkar olma ve Ahirette Allah'ın öngördüğü cezaya çarpılma şeklinde ortaya çıkar. O halde din kurallarına uygun biçimde davranmayanlar hayatta iken değil, ancak öldükten sonra bir tepkiyle karşılaşacaklardır. İşte yaptırımının bu nitelikte olması sebebiyledir ki, din kurallarının tek başlarına sosyal ilişkileri etkin biçimde düzenlemeleri mümkün olamamaktadır.

Bunu bir örnekle açıklayalım: Yoksullara yardım etmek, din kurallarının emirlerinden biridir. Nitekim İslam dininde bizler fitre ve zekat olarak Allah'ın bu emrini çoğunlukla yerine getiririz. Fakat ...

• Herhangi bir kimse, din kurallarının emrine uymaz ve kendisinden yardım isteyen bir yoksula yardım etmezse ne olacaktır?
• Yoksul kişi bu kimseyi kendisine yardımda bulunmaya zorlayabilecek midir?
Hayır.
Bu kimse Allah'ın emrine uymadığı için belki öbür dünyada (Ahirette) O'nun tarafından cezalandırılacaktır. Ama hiç birimiz bu kimseyi bu dünyada din kurallarının emrine uymaya ve yoksul kişiye yardım etmeye zorlayamayız; çünkü din kurallarının yaptırımı maddi değildir, yani din kurallarına uymayanları devlet gücüyle onlara uydurmak imkanı yoktur. Hatta yoksul durumda olan kişi bizzat bu kimsenin anası veya babası olsa bile durum değişmez. Başka bir deyişle, yoksulluk içinde bulunan ana ve babasına yardım etmeyen bir kişiyi (evladı) devlet eliyle din kuralının emrine uydurmak ve dolayısıyla da onlara yardımda bulunmaya zorlamak mümkün değildir. Bu kişi "ben ana ve babama yardım etmeyeceğim" derse, ona "hayır, yardım edeceksin, seni toplum olarak din kuralının emrine uymaya zorluyoruz" diyemeyiz.
Ahlak Kuralları
Ahlak kuralları da sosyal hayatta kişilerin birbirleriyle olan sosyal ilişkilerini düzenleyen kurallardır. Bu kurallardan bir kısmı, kişilerin bizzat kendi nefislerine karşı nasıl davranmaları gerektiğini belirtirler ki, bunlara sübjektif ahlak kuralları diyoruz. Örneğin yalan söylememeyi, kötü hisler beslememeyi, iyi insan olmayı emreden kurallar sübjektif ahlak kurallarıdır.

Bir kısım ahlak kuralları ise, sosyal hayatta kişilerin birbirleriyle olan sosyal ilişkilerindeki davranış biçimlerini belirtirler ki bunlara da objektif ahlak kuralları deriz. Örneğin yoksul durumda olan bir kimsenin yardımına koşmayı, başkalarının şeref ve haysiyetine karşı saygılı olmayı, başkalarının canına, malına ve namusuna göz dikmemeyi, verilmiş bir söze sadık kalmayı emreden ahlak kuralları objektif, yani kişiler arasındaki sosyal ilişkilerle ilgili ahlak kurallarıdır.

Burada da din kurallarında sorduğumuz sorunun cevabı, doğrudan doğruya ahlak kurallarının yaptırımı ile ilgili bulunmaktadır. Ahlak kurallarının yaptırımı, yani ahlak kurallarının emir ve yasaklarına aykırı davranışlarda bulunanların karşılaşacağı tepki de, din kurallarında olduğu gibi manevidir. Yani kendisini ayıplama ve küçük görme şeklinde gösterir. Gerçekten, herhangi bir ahlak kuralının emrine aykırı biçimde davrandığımız zaman toplum bizim hakkımızda bir değer yargısına varır; bizi ayıplar ya da küçük görür; ama bu emre uygun davranışta bulunmaya asla zorlayamaz. Örneğin toplumun ahlaki görüşleriyle bağdaşmayacak biçimde bir hayat sürüyorsak veya başkalarının şeref ve haysiyetini zedeleyecek şekilde ileri geri kötü sözler sarfediyor, dedikodu yapıyorsak, tanıdıklarımız bizi ayıplar ve olsa olsa bizimle ilişkilerini keserler; fakat bizi ahlak kurallarının emrettiği biçimde bir hayat sürmeye veya konuşmalarımızı ahlak kurallarının çizdiği sınırlar dışına çıkarmamaya, dedikodu yapmamaya hiç bir zaman devlet gücüyle zorlayamazlar.O halde, herhangi bir kimse ahlak kurallarının emir ve yasaklarına ancak toplumun kendisi hakkında kötü bir değer yargısına varmasından, ayıplamasından, küçük görmesinden, lanetlemesinden ve nihayet ilişkisini kesmesinden korktuğu ve çekindiği oranda uyar.

Bütün bunlara kıymet vermeyen, karşılaşacağı böyle bir tepkiye hiç aldırış etmeyen bir kimse, pekâlâ ahlak kurallarına aykırı biçimde hareket edebilir. Demek ki, ahlak kuralları da tıpkı din kuralları gibi maddi bir yaptırımdan yoksun oldukları için, sosyal ilişkilerin etkin biçimde düzenlenmesinde yetersiz kalmaktadırlar.
Görgü Kuralları
Görgü (muaşeret) kuralları da, din ve ahlak kuralları gibi sosyal ilişkileri düzenlemekte olan kurallardır. Bu kurallar, bir kimsenin belli bir olayda ne şekilde davranması gerektiğini gösterirler. Örneğin bir toplantıda konuşurken, bir ziyafette yemek yerken, bir törene katılırken nelere dikkat edeceğiz, karşımızdakilere nasıl davranacağız? Büyüklerimizle veya küçüklerimizle olan ilişkilerimizde davranışlarımız nasıl olacaktır?

İşte, bütün bu olaylardaki davranış biçimlerini belirleyen kurallar, görgü kurallarıdır. Bu kurallar, toplum hayatında insanların belli bir olayda hep aynı biçimde davranmaları sonucunda ortaya çıkarlar ve bu davranış biçimi toplumda çoğunluk tarafından benimsendiği içindir ki, bizler de o belli olayda aynı davranışta bulunuruz. Örneğin sokakta karşılaştığımız bir dostumuzu selamlarız; kapalı bir yere girerken şapkamızı çıkartırız; bir düğüne veya doğum günü törenine davet edildiğimiz zaman, küçük de olsa bir hediye götürürüz; hastalanmış olan dostlarımızı ziyaret ederiz, tanıdıklarımızdan biri öldüğü zaman yakınlarına başsağlığı dileğinde bulunuruz.

Yukarıda sorduğumuz soruyu burada da tekrarlamamız gerekiyor. Acaba görgü kuralları ile sosyal ilişkileri tam anlamıyla düzenlemek imkânı var mıdır? Bu sorunun da cevabı, görgü kurallarının yaptırımı ile ilgilidir. Görgü kurallarının yaptırımı da din ve ahlak kurallarınınki gibi manevidir. Gerçekten, görgü kurallarına uygun biçimde hareket etmeyen, örneğin bir toplantıda söz almadan ulu orta konuşan kimseye saygısız, bir düğüne hediyesiz elini kolunu sallayarak gidene görgüsüz, hastalanmış olan yakın arkadaşını ziyaret etmeyene vefasız deriz. Davet edildiği bir ziyafette elleriyle yemek yiyen bir kimseyle cahil diye alay ederiz.

Ama düğüne hediyesiz gideni hediye götürmeye, hasta olan dostunu ziyarete gitmeyeni ziyarette bulunmaya, ziyafette elle yemek yiyeni çatal bıçakla yemek yemeye hiç bir surette devlet gücüyle zorlayamayız. Öyleyse toplumda karşılaşacağı bu tür manevi tepkilere aldırış etmeyen bir kimseyi, görgü kurallarına zorla uydurmak imkânımız yoktur.

O halde, din ve ahlak kuralları gibi görgü kuralları da maddi yaptırımdan yoksun oldukları içindir ki, sosyal ilişkilerin tam anlamıyla etkin biçimde düzenlenmesinde yetersiz kalmaktadırlar.
Hukuk Kuralları
Din, ahlak ve görgü kurallarının sosyal ilişkilerin tam anlamıyla etkin biçimde düzenlenmesinde yetersiz kalmaları, doğrudan doğruya onların yaptırımından ileri gelmektedir. Gerçekten, bütün bu sosyal kuralların yaptırımları manevidir. Bu nedenle de kişileri bu kuralların emir ve yasaklarına uygun biçimde davranmaya zorlamak imkânı yoktur. O halde, sosyal ilişkileri tam anlamıyla düzenleyen, aynı zamanda kişileri kendi emir ve yasaklarına uygun biçimde hareket etmeye zorlamak imkânına da sahip bulunan, kısaca yaptırımı manevi değil, maddi olan başka sosyal kurallara ihtiyaç vardır. İşte, maddi yaptırımlı olan bu kurallar, hukuk kurallarıdır.

Hukuk, sosyal hayatta kişiler ile kişiler veya kişiler ile toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen, maddi yaptırımlı, yani uyulması zorunlu kuralların bütününden ibarettir.

Hukuk kuralları maddi yaptırımlı oldukları içindir ki, kişiler bu kuralların emir ve yasaklarına uyup uymamakta kendilerini diğer sosyal kurallardaki gibi serbest hissetmezler. Zira bilirler ki, hukuk kurallarına uymadıkları takdirde karşılaşacakları tepki, günahkâr olma, ayıplama, alaya alınma biçiminde olmayacaktır; kendileri hukuk kurallarının emir ve yasaklarına uymaya zorlanacaklardır.

Bunu bir örnekle açıklayalım: Bir kimsenin, yoksulluk içinde bulunan hemcinsine yardım etmesi, din ve hatta ahlak kurallarının emirlerindendir. Fakat bir kimse din ve ahlak kurallarının bu emrini yerine getirmez ve yoksula yardım elini uzatmazsa, onu bu emre uymaya ve yoksula yardımda bulunmaya zorlamak imkânımız yoktur. Hatta yoksulluğa düşmüş olan kimse, bu kişinin kendi anası, babası veya kardeşi olsa da, durumda bir değişiklik olmaz. Diğer bir deyişle, bir kimse yoksulluk içinde bulunan anasına, babasına veya kardeşine yardımda bulunmaya din ve ahlak kurallarıyla asla zorlanamaz. Bizler toplum olarak böyle evlada hayırsız, ahlaksız demekten başka bir şey yapamayız; ama böyle demekle de yoksul ana babanın veya kardeşin derdine çare bulmuş olmayız ki...

Ancak, eğer hukuk kuralları da yardımda bulunma konusunda bir emir koyuyorsa, o zaman iş değişir. Çünkü hukuk kuralının bu emrine kendiliğinden uymayan kimseyi, devlet gücüyle emrin gereğini yerine getirmeye zorlayabiliriz.

Nitekim, Medeni Kanunumuzun 364 üncü maddesinde yer alan bir hukuk kuralı böyle bir emir koymaktadır. Gerçekten MK.m.364 hükmüne göre, herkes yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoy ve altsoyuna ve kardeşlerine yardım etmekle yükümlüdür. Buna medeni hukukta nafaka yükümlülüğü diyoruz.

Demek ki bir kimse, yoksulluk içinde bulunan üstsoy ve altsoyuna, yani anasına, babasına, büyük ana ve babalarına, çocuklarına, torunlarına, torun çocuklarına ve nihayet kardeşlerine nafaka vermek (yardım etmek) zorundadır. Bu kimse, hukuk kuralının bu emrine uymaz ve yardımda bulunmazsa, karşılaşacağı tepki, bu emri zorla yerine getirmek şeklinde olur. Diğer bir deyişle, yoksulluk içinde bulunan üstsoy ve altsoyuna veya kardeş (nafaka alacaklısı), devlet’ten bu kimseyi (nafaka yükümlüsü) hukuk kuralının emrine uygun biçimde davranmaya, yani kendilerine yardımda bulunmaya zorlamasını talep ederler. Bunu sağlayacak olan da, devlet’in yargı organıdır. Yargı organı (mahkeme) nafaka yükümlüsü dediğimiz bu kişiye, yoksulluk içinde bulunan anasına, babasına veya kardeşine kararlaştırılmış olduğu şekilde yardımda bulunmasını emreder. Nafaka yükümlüsü mahkemenin bu emrine de uymayarak kararlaştırılmış olan yardımı yapmazsa, bu kez devlet ondan bunu cebrî icra yoluyla zorla alarak nafaka alacaklısına verir.

Bir kimsenin başka bir kimseyi öldürmemesi, onun malını çalmaması, şeref ve haysiyetine haksız saldırılarda bulunmaması, din ve ahlâk kurallarının emirlerindendir. Bu emirlere uymayanlara, adam öldürenlere, hırsızlık yapanlara günahkâr, ahlâksız deriz; onları lânetleriz, fakat toplum olarak başka bir tepki gösteremeyiz. Oysa aynı davranışlar ve eylemler hukuk kuralları tarafından da yasaklanmış bulunuyorsa, bu takdirde yasağa uymayanların, adam öldürenlerin, hırsızlık yapanların karşılaşacakları tepki çok daha farklı olur. Nitekim, ceza hukuku kuralları başkalarını öldürmeyi, başkalarının malını çalmayı, başkalarına sövüp saymayı yasak etmişlerdir. Bu yasaklara aykırı davrananlar, onları hiçe sayanlar bir suç işlemiş olurlar ve bu eylemler için önceden kanunla belirlenmiş bulunan maddi yaptırımlarla karşılaşırlar, yani cezaya çarptırılırlar. Hatta bu ceza onların hayatlarını kaybetmeleri sonucuna kadar gidebilir. Nitekim ölüm (idam) cezasında durum böyledir.

İşte, yukarıda belirttiğimiz iki örnek, hukuk kurallarının sosyal hayattaki ilişkilerin gereği gibi, tam anlamıyla etkin biçimde düzenlenmesinde oynadığı rolü açık ve seçik bir biçimde göstermektedir. Gerçekten hukuk, toplum hayatında barış ve huzurun, düzen ve güvenliğin sağlanması bakımından gerekli, hem de çok gerekli bir olgudur. Yaşamak için havaya ne derece muhtaç bulunuyorsak, toplum hayatındaki ilişkilerimizde hukuka da o derece ihtiyacımız vardır.
HUKUKUN DİĞER SOSYAL KURALLAR İLE İLİŞKİSİ
• Hukuk kuralları ile diğer sosyal kurallar arasında birtakım ilişkiler ve benzerlikler vardır.
• Ahlâk kuralları bunların başında gelir. Hukuk kurallarının toplumda geçerli ahlâk kurallarına aykırı olması düşünülemez.

Hukuk kurallarının koyduğu emir ve yasaklar, diğer sosyal kuralların, özellikle din ve ahlâk kurallarının emir ve yasaklarıyla büyük ölçüde benzerlik gösterir. Başka bir deyişle, din ve hele ahlâk kurallarının yapma dediği bir eylem ve davranışa hukuk kuralları asla yap demez. Örneğin başkalarının canına, malına ve namusuna göz dikmek, din ve ahlâk kuralları tarafından yasaklanmıştır. Aynı eylem ve davranışlar hukuk kuralları tarafından da yasaklanmıştır. Nitekim yaralama, adam öldürme, hırsızlık, ırza geçme eylemleri ceza hukuku yönünden birer suç sayıldıkları gibi, borçlar hukuku açısından da birer haksız fiil oluştururlar.

Aynı şekilde, din ve ahlâk kurallarının yap dediği bir davranışa hukuk kuralları yapma demez. Örneğin verilmiş olan söze sadık kalmayı din ve ahlâk kuralları emreder. Aynı şeyi hukuk kuralları da emretmektedir. Gerçekten, evini bir kimseye kiraya vermek üzere söz vermiş ve o kimseyle bir kira sözleşmesi yapmış bulunan ev sahibi, canı istediği zaman bu sözünden cayamaz, aksi halde hukukun bu konuda öngördüğü yaptırımla karşılaşır, yani diğer tarafın bu söze güvenmesinden dolayı uğramış bulunduğu zararları ödemek zorunda kalır.

Hukuk kurallarının görgü kuralları ile de ilişkisi vardır. Örneğin, sokakta karşılaştığımız bir dostumuzu selâmlamamız görgü kurallarının bir gereğidir.
Gerçi hukuk kuralları bu konuda herkes için geçerli bir emir koymazlar, fakat bazı kimselerin birbirini selâmlamalarını emrederler. Nitekim askerlerin ve emniyet mensuplarının kendilerinden bir üst rütbedekileri selâmlamaları bir hukuk kuralı gereğidir.

Görülüyor ki, hukuk kuralları ile diğer sosyal kurallar arasında bir takım ilişkiler, benzerlikler vardır. Bunların en yoğun olduğu alan, ahlâk kurallarıdır; zira bir hukuk kuralının ahlâk kurallarına ve dolayısıyla toplumda geçerli ahlâki görüşlere aykırı olması mümkün değildir. Aksi halde, o hukuk kuralı şeklen mevcuttur, fakat sosyal hayatı düzenleme işlevini yerine getiremez, canlılığını kaybeder ve er geç değiştirilmeye mahkûm olur. Bu nedenledir ki, kanun koyucular bir hukuk kuralı koyarken toplumun ahlâki görüşlerini gözden uzak tutamazlar.
a. Bu bir suç polise haber verin
b. Ahlaksız adam! Korumasız bir çocuk dövülür mü?
c. Günah, günah daha küçük bir çocuk vb...
Sizce bu tepkiler hangi sosyal kurallardan kaynaklanmaktadır? Aralarında bir ilişki kurulabilir mi?
Hukuk kuralları ile ahlâk kuralları arasındaki bu sıkı ilişkiyi açık ve seçik biçimde gösteren çeşitli örnekler vardır.

Bunlardan bir kaçını belirtelim: Türk Medeni Kanununun, bir hakkın kullanılmasında veya bir borcun yerine getirilmesinde doğruluk ve dürüstlük esaslarına uygun biçimde davranılmasını emreden 2. maddesi, karı ve kocayı birbirlerine karşı sadakat göstermekle yükümlü tutan 185. maddesi, yoksulluğa düşmüş olan yakınlarına yardımda bulunmayı emreden 364. maddesi, ahlâk kurallarının hukuk kuralına dönüşmüş olmalarından başka bir şey değildir.

Aynı şekilde, Türk Ceza Kanununun suç olarak nitelendirdiği adam öldürme, hırsızlık, dolandırıcılık, ırza geçme, yalan şahadet (tanıklık), yalan yemin vs. gibi eylem ve davranışların hemen hepsi de ahlâk kurallarının yasaklamış olduğu eylem ve davranışlardır.

Borçlar Kanununun, bir sözleşmenin içeriğinin ahlâka aykırı olamayacağını belirten 19. maddesi ile bunun yaptırımının butlan (kendiliğinden geçersiz olma) olduğunu bildiren 20. maddesi de, ahlâk kurallarının hukuk kuralları ile çok sıkı bir ilişki içinde bulunduklarını açık ve seçik biçimde göstermektedirler.
HUKUK KURALLARININ ÖZELLİĞİ (HUKUKUN YAPTIRIMI) VE HUKUKUN SİSTEMİ 2
HUKUK KURALLARININ ÖZELLİĞİ (HUKUKUN YAPTIRIMI)
Hukuk kuralları maddi yaptırımlı, yani uyulması zorunlu kurallardır. Hukuk kurallarına uymayanlar, diğer sosyal kurallardan farklı olarak birtakım maddi yaptırımlarla karşılaşırlar. Bu maddi yaptırımlar bazen ceza biçiminde; bazen cebri icra, yani zorla yaptırma biçiminde; bazen verilen maddi veya manevi zararın ödetilmesi (tazminat) biçiminde ortaya çıkarlar. Aynı şekilde, hukuk kurallarına uymamanın sonucu, bazen yapılan bir hukuki işlemin hükümsüzlüğü, bazen de o işlemin ortadan kaldırılması (iptal) biçiminde gerçekleşir.
Yaptırım Kavramı
Yaptırım (müeyyide) herhangi bir kuralın koymuş olduğu emir ve yasaklara uygun surette hareket etmeme, onun yap dediğini yapmama veya yapma dediğini yapma halinde karşılaşılacak olan tepkidir. Bizleri bir kuralın koymuş olduğu emirlere uygun biçimde davranmaya veya onun yasakladığı davranışlarda bulunmaktan kaçınmaya zorlayan da, hep bir tepkiyle, bir yaptırımla karşılaşmak korkusudur. Örneğin, okulların yönetmelikleri sınavlarda kopya yapmayı yasaklamıştır. Bir öğrenci bu yasağa rağmen kopya yapmaya kalkışırsa, hemen bir tepkiyle, bir yaptırımla karşılaşır ki, bu da o dersten sıfır numara alma ve ayrıca disiplin kovuşturmasına uğrama şeklinde ortaya çıkar. Öğrencileri sınavlarda kopya çekmeye kalkışmaktan önleyen şey, sonunda böyle bir tepkiyle, ağır bir yaptırımla karşılaşmak korkusudur. Sosyal hayatı düzenleyen kuralların hepsinin bir yaptırımı vardır. Bu yaptırım çeşitli şekillerde ortaya çıkar.
Yaptırım Türleri

Hukuk kurallarının yaptırımı genellikle o hukuk kuralını koymuş olan yetkili makam tarafından önceden belirtilmiştir. Bunların çeşitli türleri vardır.
Ceza
Hukuk kurallarından bazılarının koymuş oldukları emir ve yasaklara aykırı davranışta bulunan kimselerin karşılaşacakları tepki ceza dır. Bir hukuki yaptırım olarak cezanın çeşitli türleri vardır. Örneğin; hapis ve adli para cezaları gibi özgürlüğü bağlayıcı cezalar.
Ceza türleri: Hapis, Adli para cezası,Disiplin cezası,Ağır hapis

Diğer taraftan, askeri ceza hukuku kuralları da birtakım cezalar koymaktadırlar. Örneğin göz ve oda hapsi cezası, katıksız hapis cezası gibi. Nihayet disiplin cezaları dediğimiz başka tür cezalar da vardır. Disiplin cezaları; memur, asker, öğrenci, dernek üyesi gibi belli bir statü içinde bulunan kimselere hizmet ve iç düzenle ilgili kurallara aykırı davranışta bulundukları zaman verilirler. Disiplin cezalarına örnek olarak uyarma, kınama, kusur bildirme, geçici olarak çıkarma, büsbütün çıkarma gibi cezaları gösterebiliriz.
Cebri İcra
Bazı hukuk kurallarına aykırı davranışta bulunanların karşılaşacakları tepki, ceza şeklinde değil, fakat cebri icra yani bir kimseyi o hukuk kuralının emrini yerine getirmeye zorlama biçiminde ortaya çıkar. Bunu bir örnekle canlandıralım: Ali televizyonunu yüz milyon liraya Veli’ye satmış ve teslim etmiştir. Veli televizyonun bedeli olan yüz milyon liralık borcunu kararlaştırılan günde ödemeyecek olursa, alacaklı Ali mahkemeye veya doğrudan doğruya icra dairesine başvurarak alacağının borçlu Veli’den zorla alınmasını isteyebilir. İcra dairesi gerekli işlemleri yaptıktan sonra borçlu Veli’nin yeteri kadar malını haczedip onları paraya çevirerek alacaklı Ali’nin alacağını borçludan zorla almış olur.
Tazminat
Bazı hukuk kurallarına aykırı davranışın yaptırımı, bu davranışta bulunan kimsenin bundan zarar gören kimseye tazminat ödemesi şeklinde görünür. Bir kimse haksız fiil dediğimiz hukuka aykırı bir fiiliyle başkasına zarar verecek olursa, bu zararı gidermekle (tazmin etmekle) yükümlü olur, yani tazminata mahkum edilir. Tazminat maddi tazminat veya manevi tazminat biçiminde de olabilir.

Tazminat yaptırımı sadece haksız fiillerle bir zarara sebebiyet verilmiş olması halinde değil, fakat aralarında bir sözleşme (akit, mukavele) yapmış olan taraflardan birinin bu sözleşmenin hükümlerine uymamak veya aykırı davranışta bulunmak suretiyle diğer tarafı zarara uğratmış olması halinde de söz konusu olur. Örneğin satmış olduğu malı zamanında teslim etmeyen satıcı, alıcının bu yüzden uğradığı zararları gidermek (tazmin etmek) zorunda kalır.
Hükümsüzlük
Bazen bir hukuk kuralının emrine uygun biçimde hareket etmemek, örneğin bir hukuki işlemi kanunun aradığı şekilde yapmamak, o hukuki işlemin hükümsüzlüğü sonucunu doğurur. Hükümsüzlük, bazen yokluk bazen butlan (mutlak ve nisbi butlan), bazende tek taraflı bağlamazlık şeklinde ortaya çıkar. Örneğin; resmi evlendirme memuru önünde yapılmayan evlenme yokluk yaptırımına tâbi olduğu, yani hukuken yok sayıldığı halde, ayırt etme gücü (temyiz gücü) olmayan bir kimsenin yaptığı evlenme butlan yaptırımına (mutlak butlan) tabidir, yani savcı veya ilgililerin dava açması üzerine mahkemece iptal edilir. Buna karşılık, ayırt etme gücüne sahip bir küçüğün, örneğin, 15 yaşındaki bir öğrencinin ana babasının (velilerinin) izni olmadan yapmış olduğu bir satış sözleşmesi yokluk veya butlan yaptırımlarına değil, tek taraflı bağlamazlık yaptırımına tâbidir; yani bu sözleşme henüz fiil ehliyeti tam olmayan küçüğü bağlamaz, ama tam ehliyetli olan karşı tarafı bağlar. Bu küçüğün velisi yapılan işlemi sonradan onaylarsa (icazet verirse), işlem artık küçük için de bağlayıcı olur; buna karşılık veli onaylamazsa işlem her iki taraf bakımından da hükümsüz hale gelir.
İptal
Hukuk kurallarına aykırı biçimde yapılmış olan idari işlemlere uygulanacak yaptırım iptal şeklinde ortaya çıkar. Gerçekten bir idari makamın hukuk kurallarına ters düşecek biçimde yapmış olduğu idari işlemler, bu yüzden menfaati zarara uğrayan kimseler tarafından yetkili yargı organına dava yoluyla başvurulmak suretiyle iptal ettirilebilir. Örneğin bir yüksek öğretim kurumunun yetkili kurulu, bir öğrencinin, hukuka aykırı biçimde, sınavlara girmesine engel olursa veya bir kamu kurumu yetkilisi bir memuru haksız surette işinden çıkartırsa yahut da bir belediye, arsasına inşaat yapacak olan vatandaşa haksız olarak inşaat izni vermezse, bu kimseler hukuka aykırı biçimde yapılmış olan bu idari işlemlerin iptali için idari yargı organına başvurarak açacakları bir davayla, hukuka aykırı olan bu işlemlerin ortadan kaldırılması isteminde bulunabilirler.
HUKUKUN SİSTEMİ
Hukukun sistemi denilince, mahiyetleri ve özellikleri bakımından birbirlerinden çok farklı olan çeşitli ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarının bir tertibe, bir düzene tabi tutulması anlaşılır. Böylece az çok birbirine benzeyen ilişkileri düzenlemekte olan hukuk kuralları bir isim altında bir araya toplanmış olur. Hukuk, birisi Kamu Hukuku, diğeri Özel Hukuk olmak üzere başlıca iki ana gruba ayrılmaktadır.
• Bir kişi ile devlet veya bir devlet ile diğer bir devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarına da kamu hukuku denir.
• Bir kişi ile diğer bir kişi arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarına özel hukuk denir.
Kavram
Hukuk, sosyal hayatta kişiler ile kişiler veya kişiler ile toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen maddi yaptırımlı kuralların tümüdür. Sosyal hayatta ortaya çıkan ilişkiler (sosyal ilişkiler) çok çeşitlidir; o halde bunları düzenlemekte olan hukuk kuralları da mahiyetleri itibariyle başka başkadır. Gerçekten karı ile koca veya ana baba ile çocuklar arasındaki ilişkileri (aile ilişkilerini) düzenleyen hukuk kuralları ile bir devletle diğer bir devlet veya devletler arasındaki ilişkileri (milletlerarası ilişkileri) düzenleyen hukuk kuralları pek tabii aynı mahiyette olamaz; çünkü bu ilişkilerin özellikleri başka başkadır. O halde, mahiyetleri ve özellikleri itibariyle birbirinden farklı olan bu çok çeşitli ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarını bir tertibe, bir düzen ve ayırıma tabi tutmak gerekir. İşte buna hukukun sistemi denir.

Hukuku bir sisteme bağlamak, aradığımızı kolayca bulmamıza ve öğreneceklerimizi birbirine karıştırmadan öğrenmemize yardımcı olur. Hukuku bir sisteme bağlamanın, yani mahiyetleri ve özellikleri itibariyle az çok birbirine benzeyen ilişkileri düzenlemekte olan hukuk kurallarını bir isim altında bir araya toplamanın pratik bakımdan da faydası vardır. Bunu belki şöyle bir örnekle açıklayabiliriz:

Varsayalım ki, her hukuk kuralı ayrı bir kağıda yazılmıştır. Sayı itibariyle on binleri, hatta yüz binleri bulan bu kağıtçıkları bir odaya gelişigüzel depo etmiş olalım. Günün birinde, örneğin, ev sahibi ile kiracı arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarına ihtiyaç duyduğumuzda, depoya girip bu kuralların yazılmış olduğu kağıtçıkları arayıp bulmamız gerekecektir. Bu kağıtçıklar gelişigüzel depolandığı içindir ki, her birine teker teker bakmak zorunda kalırız ve bu arama faaliyeti belki de günlerce sürecektir. Oysa, bu kağıtçıkları depoya yerleştirmeden önce bir ayırıma tabi tutar ve az çok birbirine benzeyen ilişkileri düzenlemekte olanları bir isim altında ayrı ayrı raflara yerleştirirsek, depoya girer girmez hemen ilgili rafa gider, aradığımız hukuk kuralını orada birkaç dakika içerisinde kolaylıkla bulabiliriz. Nitekim kütüphanelerde de gelen kitapları böyle bir ayırıma tabi tutup ayrı ayrı raf veya bölümlere koymuyorlar mı? İşte hukukun sisteme bağlanması, bize aradığımız hukuk kuralını kolaylıkla bulmak ve öğreneceklerimizi kolaylıkla ve birbirine karıştırmadan öğrenmek gibi faydalar sağlar.
Kamu Hukuku-Özel Hukuk Ayırımı
Eşitlerarası ilişkiler özel hukuk tarafından düzenlenir. Duraksama (tereddüt), kamu hukukunda ortaya çıkmaktadır; çünkü devlet ile herhangi bir kişi arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kuralları, kişiler arasındaki ilişkileri düzenlemekte olan hukuk kurallarından farklıdır.

Dikkat edilecek bir husus, devletin ilişkiye ne sıfatla katılacağıdır. Eğer devlet bir ilişkiye üstün bir otoritenin, yani kamu gücünün (amme iktidarının) sahibi olarak katılıyor ve böylece ilişkinin tarafları arasında eşitlik değil, bir altlık-üstlük durumu söz konusu oluyor ise, bu ilişki kamu hukukuna girer. Nitekim kamulaştırmada (istimlâkta) durum böyledir. Devlet, kamu yararı (amme menfaati) düşüncesiyle bir kişinin taşınmazını, örneğin yol veya çocuk bahçesi açmak amacıyla bir kimsenin arsasını, takdir edilen bedelini ödemek suretiyle onun elinden almaktadır. Kamulaştırmada devlet, ilişkiye kamu gücünün sahibi olarak girmekte olduğundan, karşısındaki kişi taşınmazının mülkiyetini devlete devretmek istemese bile devretmek zorunda kalacaktır.

Devlet bazı ihtiyaçlarını karşılamak üzere kişiler ile çeşitli sözleşmeler yapar. Örneğin, devlet, kamu kuruluşlarının yakıt ihtiyacını karşılamak üzere bir kömür tüccarından kömür satın alır; çalıştırdığı personel için bir terziye tek tip elbise diktirir; bir kamu kuruluşunun yer ihtiyacını gidermek üzere bir kişiden binasını kiralar vs. Bu tür hukuki işlemlerde devlet, kamu gücünün sahibi olarak değil, alelade bir kişi gibi ortaya çıkmaktadır. Bu hukuki işlemler tamamen, eşitler arası yapılmaktadır; burada devletin, karşısındaki kişiye istediğini zorla kabul ettirmek yetkisi yoktur, onunla anlaşabilirse sözleşme yapılmış olur. Bu ilişkileri düzenleyen hukuk kuralları özel hukuka girerler.

Devletin bir kişi ile olan ilişkisini düzenleyen herhangi bir hukuk kuralının mutlaka kamu hukukuna girmesi gerekmez. Bu kuralların kamu hukukuna girebilmesi için, devletin ilişkiye kamu gücünün sahibi sıfatıyla katılmakta olması gerekir.
KAMU HUKUKUNUN DALLARI 3
Kavram

Kamu hukukunun dalları: Anayasa Hukuku, Ceza Hukuku, Yargılama Hukuku, Devletler Umumi Hukuku, Vergi Hukuku ve İş Hukukundan ibarettir.

Anayasa hukuku, devletin şeklini, yapısını, organlarının görev ve yetkilerini, bunların birbiriyle olan ilişkilerini, kişilerin temel hak ve özgürlüklerini düzenleyen hukuk kurallarının tümüdür. Anayasa hukukumuzun kaynağını, 1982 tarihli "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası" oluşturmaktadır. 2709 sayılı yeni "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası", bir "Başlangıç" ile yedi kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım "Genel Esaslar", ikinci kısım "Temel Haklar ve Ödevler", üçüncü kısım "Cumhuriyetin Temel Organları", dördüncü kısım "Mali ve Ekonomik Hükümler", beşinci kısım "Çeşitli Hükümler", altıncı kısım "Geçici Hükümler" ve son olarak yedinci kısım "Son Hükümler" başlığını taşımaktadır.
Türk Anayasasının Temel İlkeleri

İnsan Haklarına Saygılı Devlet İlkesi
Anayasamız daha birinci maddesinde Türk Devletinin bir Cumhuriyet olduğunu açıkça ifade ettikten sonra, Cumhuriyetin ilkelerini belirleyen ikinci maddesinde "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, ****** milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir." demektedir.

İnsan hakları, insanların salt insan olmaları sıfatıyla doğuştan sahip oldukları dokunulamaz, devredilemez ve vazgeçilemez hak ve özgürlükleridir.
İnsan hakları fikrinin ortaya atılışı üç asır önceye uzanır. O zamanlarda insan hakları doktrini, insanların insan olmalarından ötürü doğumla kazandıkları bir takım vazgeçilemez ve dokunulamaz haklara sahip bulundukları fikrini benimseyerek bunu yaymaya çalışan bir düşünce akımı idi. Bu doktrinin amacı, devletin sınırsız gücünü sınırlamak, devletin insanların doğal haklarına saygı göstermesini sağlayarak onları baskıdan kurtarmak idi.
İnsan hakları fikri zamanla uluslararası alanda benimsenmeye başlandı. Gerçekten, "Amerikan Haklar Bildirileri" ve "1789 Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Evrensel Bildirisi" insan haklarını gün yüzüne çıkardılar.

Birleşmiş Milletler Antlaşması, birçok yerinde insan hakları kavramından söz etmiş olmasına karşın, bu hakların neler olduğunu teker teker saymamıştır. Bununla beraber, Örgüt bünyesinde oluşturulan İnsan Hakları Komisyonunun hazırladığı tasarı Genel Kurul tarafından 10 Aralık 1948 tarihli oturumda "İnsan Hakları Evrensel Bildirisi" adıyla kabul edildi. Bildiri bir önsöz ile otuz maddeden oluşmaktadır.

Bildiride yer alan insan hakları ve ana özgürlükleri, günümüzde çağdaş demokrasilerde yürürlükte bulunan anayasaların hemen hepsinde de yer almaktadır.

Bildiride açıklanan insan hak ve özgürlüklerinden önemli bazıları şunlardır:
• Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar.
• Herkes hiçbir fark gözetilmeksizin bu bildiride belirtilen bütün haklardan ve özgürlüklerden yararlanır.
• Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği her bireyin hakkıdır.
• Kölelik ve köle ticareti yasaktır.
• Kanun önünde herkes eşittir ve farksız olarak kanunun eşit korumasından yararlanma hakkına sahiptir.
• Hiç kimse keyfi olarak tutulamaz, alıkonamaz ve sürülemez.
• Her bireyin bir vatandaşlığa hakkı vardır.
• Her bireyin fikir, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır.
• Her kişi, doğrudan doğruya veya serbestçe seçilmiş temsilciler vasıtasıyla memleketinin kamu işleri yönetimine katılma hakkına sahiptir.
• Her kişi, memleketinin kamu hizmetlerinden eşitlikle faydalanmak hakkına sahiptir.
• Herkesin, hiçbir fark gözetilmeksizin eşit çalışma karşılığında eşit ücrete hakkı vardır.
****** Milliyetçiliğine Bağlı Devlet İlkesi
Anayasamızın açıkça benimsediği ilkelerden bir de ****** Milliyetçiliğine bağlı olmaktır. Bu ilke, Anayasamızın Cumhuriyetin ilkelerini belirleyen ikinci maddesinde belirtildiği gibi, ayrıca "Başlangıç" kısmında da "Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman ******’ün belirlediği milleyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri"nden söz edilmektedir.

****** milliyetçiliği, "ırk, din, dil ayırımı yapılmaksızın, Türk vatan ve milletinin bölünmez bir bütün olduğu, Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk sayılması gerektiği temel inancına dayanır". ****** Milliyetçiliğine bağlı devlet, bütün fertlerini milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde, millet hayatının her türlü tecellisinde milli şuur ve ülküler etrafında toplayan, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan devlettir. Anayasamız, 66. maddesinde "Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı bulunan herkes Türk’tür" demek suretiyle, din, dil ve ırk farkı gözetmeksizin devlete vatandaşlık bağıyla bağlı bulunan herkesi Türk sayarak ****** Milliyetçiliğine bağlı devlet anlayışını benimsemiş olmaktadır.
Demokratik Devlet İlkesi
Demokratik devlet, halkın devlet yönetimine katılması esasını benimsemiş olan devlet demektir. Yeni Anayasamız bu ilkeyi Cumhuriyetin niteliklerini teker teker sayan 2.maddesinde açık ve seçik biçimde belirtmiş olduğu gibi, "Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir" demek suretiyle de demokratikliğin bir temel ilke olduğunu daha baştan ortaya koymuş olmaktadır. Demokratiklik ilkesinin kabul edilmesiyle, devletin bütün organlarının doğrudan doğruya veya dolaylı olarak seçimle oluşturulacağı kuralı ifade edilmiş olmaktadır.
Anayasamız, demokratik devlet ilkesini kabul etmiş olduğu içindir ki, siyasi partileri ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak görmektedir (m.68/II). Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletçe genel oyla seçilir. Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre yargının yönetim ve denetimi altında yapılır (Any. m.67).

Aynı şekilde yerel yönetimler (mahalli idareler) dediğimiz il özel idareleri ile belediye ve köy idareleri, örneğin il genel meclisleri, belediye başkanı ve belediye meclisleri ile köy muhtarları ve ihtiyar heyetleri de tek dereceli seçimle, gizli oy ve açık sayım dökümle seçilirler (Any m.127).

Anayasamız, oy hakkının genel ve eşit olmasını açıkça belirtmiş, seçmenlik hakkını eğitim veya servet durumuyla sınırlandırmadığı gibi, herhangi bir seçmene veya seçmen grubuna ağırlıklı oy hakkı da tanımamıştır. Her vatandaşın seçme ve seçilme hakkı ile halkoylamasına katılma hakkı vardır.
Laik Devlet İlkesi
Laik devlet, din ve devlet işlerini birbirinden ayıran devlettir. Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir (Any. m.2). O halde devlet işleri ile din işleri birbirinden ayrıdır; devletin resmi bir dini yoktur, devlet işleri dini bir temele oturtulmamıştır.

Laiklik, "dünya ve devlet işlerinin din işlerinden ve dini otoriden arındırılarak bağımsız hale getirilmesi, yani din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak kamu işlerinin düzenlenmesi ve yürütülmesini dini etkilerin dışında tutmaktır".

Laiklik bir düşünce sistemi, bir düşünce özgürlüğüdür. Gerçekten "laiklik, başta din ve vicdan özgürlüğü olmak üzere, tüm hak ve özgürlüklerin güvencesi, bağımsızlık, eşitlik ve egemenliğin kaynağıdır. Devlet yönetiminde ve toplumsal hayatta din kurallarının değil, hukuk kurallarının geçerli olması, bilim ve aklın öncülüğünde demokratik yapılanmanın gerçekleşmesidir". İslamiyetin esası akla dayanmaktadır. Nitekim Hz.Muhammed bir hadisinde "Aklı olmayanın dini de yoktur." buyurmuştur.

Laik devlet, vatandaşlarının maddi ve dünyevi ihtiyaçlarını savunan ve koruyan, fakat dini ve ruhani alana karışmayan, bu alanı yetkisi dışında sayan devlettir. "Devlet ile din arasında görev ve amaç ayrılığı vardır. Devlet, siyasal toplumu belli ilkelere göre yaşatmak için yaratılmış bir araçtır. Toplum için zor kullanabilme kudreti yalnız devlette olduğu için, devletin dine bağımlı olması mümkün değildir. Laiklik modern devleti belirten bir niteliktir ve aynı zamanda da uygar yaşayışın bir şartıdır".

Osmanlı devleti teokratik devlet yapısına sahip idi. Diğer bir deyişle Osmanlı Devletinde hukuk sistemi ve yönetim dine, yani ilahi emirlere ve kurallara dayandırılmış idi. Bütün tek tanrılı dinler gibi İslam dini de kökeni itibariyle ilahi idi. Yani kural ve ilkeleri, güçlerini Allah’ın emirlerinden alıyordu. Uygulanan hukuk da şeriat diye isimlendirilen dini hukuk idi.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra 1937 yılında yapılan bir anayasa değişikliğiyle yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti laik devlet niteliğini kazandı. 1928 yılına kadar o dönemin anayasası olan Teşkilat-ı Esasiye Kanununda "Devletin dini, din-i İslamdır" hükmü yer almakta idi. 9 Nisan 1928 tarihinde bu hüküm kaldırıldı. Çünkü din ancak insanlar içindir. Başka bir deyişle din, gerçek kişi olan insan vicdanına özgü olup kişi ile Allah arasında kutsal bir varlıktır. Tüzel kişilerin (hükmi şahısların), pek tabii bu arada devletin dini olmaz.

Demek oluyor ki laiklik, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması, devletin yönetim ve işleyişine din kurallarının egemen olmamasıdır. Ancak hemen ve önemle belirtelim ki, laiklik dinsizlik, Allahsızlık, dine ve Allah’a karşı olmak demek değildir. Diğer bir söyleyişle, laikliği devletin dine karşı cephe alması veya din karşıtı olması biçiminde nitelendirmek asla doğru değildir. Gerçek laiklikte din düşmanlığı değil, dine tarafsız bir davranış mevcuttur.

Din bir inanç sorunudur. Laiklik, inanç sahiplerine başkalarının karışmasını önler, baskılara son verir. Kişi ile Allah arasına başkalarının girmesine izin vermez. Dileyen dilediği gibi inancında ve ibadetinde serbesttir. Laiklik, diğer dinlere bağlı kişilerin inançlarına saygı gösterilmesini de gerektirir. Bütün bu sebeplerledir ki, laik devletin dini inanç ve ibadetlere karışmaması, onları engellememesi, engel olmaya çalışanları önlemesi gerekir. Nitekim Anayasamızın 24.maddesinde "Herkes, vicdan ve dini inanç ve kanaat özgürlüğüne sahiptir. 14.madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz" denilmek suretiyle, devletin bu konudaki görevi açık ve seçik olarak belirtilmiş bulunmaktadır.
Sosyal Devlet İlkesi
Sosyal devlet, fertlerin sosyal durumlarıyla ilgilenen, onlara asgari bir hayat düzeyi sağlamayı, sosyal adalet ve sosyal güvenliği gerçekleştirmeyi ödev bilen devlettir.
Sosyal devlet ilkesini gerçekleştirecek iki önlem sistemi şöyle özetlenebilir:
• Ulusal gelirin toplum bireyleri arasında adaletli bir biçimde dağılmasını sağlayacak mali, iktisadi önlemleri almak,
• Vatandaşlara, insan haysiyetine yakışır, asgari bir yaşayış düzeyi sağlayabilmek için gerekli sosyal yardım önlemlerini almak ve geliştirmek.

Anayasamız, 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin sosyal bir devlet olduğunu açıkça belirtmektedir. Anayasamız bunun yanında sosyal devlet anlayışının gerçekleştirilmesini sağlamak üzere çeşitli hükümler de getirmiştir. Bunlara örnek olarak ailenin korunmasını (m.41), topraksız çiftçilerin topraklandırılmalarını (m.44), çalışanların sosyal ve ekonomik önlemlerle korunmasını ve adaletli bir ücret rejiminin uygulanmasını (m.49, 55), herkesin sosyal güvenlik içinde yaşamasını sağlamak üzere gerekli önlemlerin alınması ve örgütün kurulmasını (m.60) öngören hükümleri gösterebiliriz.
Hukuk Devleti İlkesi
Hukuk devleti, vatandaşlara temel hak ve özgürlükleri tanıyan, yürütme organlarının ve idare makamlarının hukuka bağlılığını sağlamak suretiyle vatandaşlara hukuki güvenlik getiren devlettir. O halde hukuk devleti sözcüğü, yönetilenlere hukuk güveni sağlayan devlet düzeni karşılığında kullanılmış olmaktadır.

Anayasamız 2.maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin bir hukuk devleti olduğunu belirttikten sonra, hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilmesine yönelik çeşitli hükümler de getirmiştir.

Hukuk devleti ilkesinin gereği olarak aşağıdaki hususların gerçekleştirilmesi gereklidir:
• Temel haklar ve özgürlükler güven altında bulunmalıdır. Anayasamız, temel hak ve özgürlükleri oldukça geniş bir biçimde düzenlediği gibi (m.12 vd.), bunların Anayasada belirtilen sebeplerle ve ancak Anayasanın özüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabileceğini öngörmüştür (m.13).
• Kanunların ve kanun hükmünde kararnamelerin Anayasaya uygunluğu sağlanmalıdır.
Anayasamız bu uygunluğun sağlanmasını doğrudan doğruya yasama organına bırakmamış, bu görev ve yetkiyi bir yüksek mahkeme olan Anayasa Mahkemesine vermiştir. Gerçekten, Anayasa Mahkemesi kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya uygunluğunu denetleyen, aykırı bulduğu kanunun tamamını veya bir hükmünü iptal ederek yürürlükten kaldıran bir yargı organıdır(Any. m.148).
• İdarenin hukuka bağlılığı sağlanmalıdır. Devletin işlerini yürütmekle görevlendirilen İdarenin, hukuk düzenine bağlı kalması, yani hukukun üstünlüğünü kabullenmesi gerekir. Anayasamız, yürütme yetkisinin Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılmasını ve yerine getirilmesini emretmektedir. Anayasamız, İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunu açık tutmak suretiyle, haksızlığa uğrayan kişilere hukuki güvence getirmiş, aynı zamanda da yönetimde "keyfiliği" önlemek istemiştir (m.125).
Türk Anayasasına Göre Devlet Organları
Devlet organları kural olarak yasama organı, yürütme organı ve yargı organı olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Anayasamız da bu üç organa yer vererek onları ayrıntılı biçimde düzenlemiştir. Aşağıda bunlar hakkında kısaca bilgi vereceğiz:

Yasama Organı
Anayasamız yasama yetkisini Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine vermiş ve bu yetkinin devredilemeyeceğini açıkça belirtmiştir (m.7). O halde yasama organı, Türkiye Büyük Millet Meclisidir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletçe genel oyla seçilen 550 milletvekilinden oluşur (Any. m.75). Seçilme yeterliliğine sahip ve 30 yaşını doldurmuş olan her Türk milletvekili seçilebilir (Any. m.76). Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri beş yılda bir yapılır (Any. m.77/1).

Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri Anayasamızın 87.maddesinde şöyle belirtilmiştir: "Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek; bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilanına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilanına karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmektir". Maddede öngörülen diğer görevler arasında Cumhurbaşkanını seçmek görevi de vardır (Any. m.101). Türkiye Büyük Millet Meclisi, denetleme yetkisini soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması yollarıyla kullanır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı vardır. Bu itibarladır ki, üyeler Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamayacakları gibi, seçimden önce veya sonra suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ancak ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimlerden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14. maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır.
Yürütme Organı
Yürütme organı, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulundan oluşur.
Cumhurbaşkanı
Cumhurbaşkanı, devletin ve yürütme organının başıdır; Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 40 yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış kendi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliliğine sahip Türk vatandaşları arasından 7 yıllık bir süre için seçilir. Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri dışından aday gösterilebilmesi, Meclis üye tamsayısının en az beşte birinin yazılı önerisiyle mümkündür. Bir kimse iki defa Cumhurbaşkanı seçilemez. Cumhurbaşkanlığına seçilenin, varsa partisi ile ilişkisi kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer. Cumhurbaşkanı Anayasada belirtilen süre içerisinde seçilemez ise, Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimleri derhal yenilenir.

Cumhurbaşkanı, devletin başı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve milletin birliğini temsil eder. Anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.

Cumhurbaşkanının yasama, yürütme ve yargı ile ilgili çok çeşitli yetkileri vardır. Bunlar Anayasamızın 104. maddesinde ayrı ayrı belirtilmiştir. Bunlara örnek olarak, kanunları yayımlamak, kanunları tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri göndermek, Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek; Başbakanı ve bakanları atamak, gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek, yabancı devletlere Türk Devletinin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek, Genelkurmay Başkanını atamak, Yükseköğretim Kurulu üyelerini ve rektörleri seçmek; Anayasa Mahkemesi üyelerini, Askeri Yargıtay üyelerini, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek gibi yetkilerini gösterebiliriz.

Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur. Cumhurbaşkanının resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz (Any. m.105). Cumhurbaşkanı ancak vatana ihanetten dolayı T.B.M.M. üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılabilir.

Cumhurbaşkanına, Anayasada öngörülen hallerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı vekillik eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır.
Bakanlar Kurulu
Bakanlar Kurulu Başbakan ve bakanlardan oluşur. Başbakan Cumhurbaşkanınca Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri arasında atanır. Bakanlar, TBMM üyeleri veya milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından Başbakanca seçilir ve Cumhurbaşkanınca görevlerine son verilir.

Bakanlar Kurulunun programı, kuruluşundan en geç bir hafta içinde Başbakan veya bir bakan tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisinde okunur ve güvenoyuna başvurulur. Bakanlar Kurulunun başkanı Başbakandır. Başbakan bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve Hükümetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir. Bakanlar Kurulu bu siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur. Her bakan, kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden ayrıca sorumludur. Bakanlar dokunulmazlık ve yasaklamalar bakımından Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleriyle aynı durumdadırlar.
Yargı Organı
Anayasamıza göre, yargı yetkisi Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır. Hakimler görevlerinde bağımsız olup Anayasaya, kanuna, hukuka ve vicdani kanaatlarına göre hüküm verirler. Hiç bir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Anayasamız, mahkemelerin ve hakimlerin bağımsızlığını sağlamak amacıyla birtakım güvenceler de getirmiştir. Bunlara örnek olarak şu hükümleri gösterebiliriz: Hakimler azlolunamaz; kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylıklarından yoksun kılınamaz. Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.

Yargı organının yüksek mercileri olan Yargıtay, Danıştay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Askeri Yargıtay, Uyuşmazlık Mahkemesi ile Sayıştay ve yeni bir kuruluş olan Anayasa Mahkemesi Anayasamızda düzenlenmiştir.

Anayasamızın yargı organları ile ilgili olarak düzenlediği kuruluşlardan biri de Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruludur. Kurulun başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı kurulun tabii üyesidir. Kurulun üç asıl üyesi Yargıtay Genel Kurulunun, iki asıl üyesi de Danıştay Genel Kurulunun kendi üyelerinden gösterecekleri adaylar arasından Cumhurbaşkanınca dört yıl için seçilir.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, adli ve idari yargı hakim ve savcılarının özlük işleri hakkında kesin karar verir. Ayrıca Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin, bir hakim veya savcının kadrosunun kaldırılması veya bir mahkemenin yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki önerilerini karar bağlar.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Hukuka giriş notları 1. kısım
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
AÖF ADALET ÖNLİSANS BÖLÜMÜ :: DERSLERİMİZ VE DÖKÜMANLARI :: Hukuka Giriş-
Buraya geçin: