AÖF ADALET ÖNLİSANS BÖLÜMÜ
AOF ADALET BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİNİN BULUŞMA NOKTASI OLAN FORUMUZA HOSGELDİNİZ...FORUMUZDA NEDEN ADALET OKUMALIYIM,MEZUNİYETİMDEN SONRA NERELERDE ÇALIŞABİLİRİM,ADALET ÖĞRENCİLERİNİN DERSLERİ İLE İLGİLİ DÖKÜMANLAR VE DAHA BİRCOK SEYİ BULABİLİRSİNİZ...UMARIM İŞİNİZE YARAYACAK BİLGİLERİ BULABİLİRSİNİZ...

UNUTMAYINIZ Kİ FORUMUMUZDAN DAHA AYRINTILI BİR ŞEKİLDE YARARLARNMAK İÇİN ÜYE OLMANIZ GEREKMEKTEDİR!...


Anadolu Üniversitesi, Adalet Önlisans Bölümü Öğrencilerinin Toplanma Noktası...
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap
Arkadaslar forumumuzda yer almasını istediğiniz bölümler ve size göre eksiklikler yanlıslıklar v.b. varsa bana " murat09 " özel mesaj atarasnız isteklerinizi yerine getirmeye calısacağım...
Arkadaslar www.aofadalet.tr.gg adında bir sitemizi daha açtık.Benim ve arkadaşlarımızın internet üzerinden yaptıkları radyo yayınını dinleyebilir,o anda online olan arkadaslarımızla sohbet ederek eğlenceli vakitler gecebilirsiniz.

Paylaş | 
 

 2.kısım süper döküman

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
murat_admin@



Mesaj Sayısı : 46
Puan : 134
Tesekkür Puanı : 3
Kayıt tarihi : 16/09/10

MesajKonu: 2.kısım süper döküman    Perş. Eyl. 16, 2010 8:44 pm

İDARE HUKUKU
İdare hukuku, Devlet İdaresinin örgüt ve işleyişi, kişilerin İdare ile olan ilişki ve anlaşmazlıkları ve kamu hizmetlerinin görülmesi gibi konuları düzenleyen hukuk kurallarının tümüdür. İdare terimi hukuk açısından iki anlamda kullanılmaktadır. Bunlardan biri idare işlerini gören örgüt, diğeri ise bu örgütün yürüttüğü kamu hizmeti ve faaliyetleridir.

Örgüt anlamında idare, "Devletin yasama ve yargılama uğraşları dışında kalan kamu hizmetlerini yerine getirmekle görevli olan organ" şeklinde tanımlanmaktadır. "Bu organların kurulması, kurulan örgütü faaliyete geçirecek olan personelin sağlanması, kamu hizmetlerinin görülmesi gibi gerekli hukuki işlemlerin yapılması ve bütün bu işlere elverişli taşınır ve taşınmaz (menkul ve gayrimenkul) malların ve diğer malzemelerin elde edilmesi ve harcanması gibi kamusal nitelikteki işler idare hukukunun konusunu oluşturur".
İdari Örgüt
İdari örgüt biri Genel İdare (Merkezi Yönetim), diğeri ise, Mahalli İdare (Yerel Yönetim) olmak üzere başlıca ikiye ayrılır.
Genel İdare
Genel İdare, bütün ülkeyi kapsayan idare olup, merkez örgütü ve taşra örgütünden meydana gelir.
Merkez Örgütü
Genel İdarenin merkez örgütünde Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve bu kurulun üyeleri en önde gelen yeri işgal ederler. Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri ve örgütü kanunla düzenlenir ve bakanlar başında bulundukları bakanlığın en üst amiridirler. Bakanlıklarda müsteşarlık, özel kalem müdürlüğü, hukuk müşavirliği gibi organların yanında, her bakanlığın ihtiyacına göre genel müdürlükler, daire başkanlıkları, şube müdürlükleri ve kalemler bulunur. Bakanlar, hukuki ve mali bakımdan sorumlu oldukları gibi siyasi bakımdan da sorumludurlar. Buna karşılık, bakanlığın en yüksek idari memuru olan müsteşarların siyasi sorumluluğu yoktur.
Taşra Örgütü
Bakanlıkların ülkenin her tarafına yayılmış örgütü vardır. Türkiye, merkezi idare kuruluşu bakımından coğrafya durumuna, ekonomik şartlara ve kamu hizmetlerinin gereklerine göre illere, iller de diğer kademeli bölümlere yani ilçelere ayrılır. İl idaresinin başında Vali, ilçe idaresinin başında Kaymakam bulunur. Vali, bulunduğu ilde devletin ve hükümetin temsilcisi ve bakanlıkların idari ve siyasi yürütme organıdır. İllerde her bakanlığın temsilcisi olarak birer müdür (Milli Eğitim Müdür, Sağlık Müdürü, Bayındırlık ve İskan Müdürü, Ticaret ve Sanayi Müdürü gibi) bulunur.
Mahalli İdareler
Köy, kasaba veya şehir adı verilen belli yerlerde yerleşmiş bulunan halkın mahalli (yerel) ihtiyaçlarını gidermek üzere çeşitli kamu hizmetlerini yürütmekte olan kuruluşlara mahalli idareler (yerel yönetimler) denir. Mahalli idareler, İl Özel İdareleri, Belediye İdareleri ve Köy İdarelerinden oluşan, kuruluş ve görevleri ile yetkileri yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenen ve seçmenler tarafından seçimle oluşturulan kamu hukuku tüzel kişileri (hükmi şahısları)dır.

İl Özel İdaresinin organlarından olan il genel meclisi üyeleri; Belediye İdaresinin organları olan belediye başkanı ve belediye meclisi üyeleri ve Köy İdaresinin organları olan muhtarlar ve köy ihtiyar meclisi (heyeti) üyeleri seçimle işbaşına gelirler.
İdari Personel
İdarenin, kendisine düşen kamu hizmetlerini yürütebilmesi için, personele ihtiyacı vardır. Kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevleri yapmak üzere atanan kişilere memur denir. Anayasamız bu görevlerin memurlar eliyle yürütüleceğini 123’ncü maddesinde belirtmektedir. Her Türk, memur olarak kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez (Any.m.70). Memurların nitelikleri, atanmaları, ödev ve yetkileri, hakları ve yükümleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir (Any. m.128/II). Bütün bu hususları düzenleyen ve bugün yürürlükte olan kanun, 1965 tarih ve 657 sayılı "Devlet Memurları Kanunu"dur. Halk arasında personel kanunu diye isimlendirilen bu kanunda 1970 yılında 1327 sayılı Kanunla ve daha sonraki kanunlarla bazı değişiklik ve eklemeler yapılmış, ayrıcı kadro intibaklarını düzenlemek maksadıyla bir çok kanun hükmünde kararname de çıkartılmıştır.
İdari İşlemler
İdarenin idare hukuku sahasındaki hukuki işlemleri, idari işlem veya idari sözleşme biçiminde ortaya çıkar, ancak esas olan idari işlemdir.
İdari işlem, idarenin idare hukuku alanında bir hukuki sonuç doğurmak veya doğmuş olan bir hukuki sonucu belirtmek üzere yaptığı tek taraflı bir işlemdir. Hukuki sonuçları itibariyle idari işlemlerden bazıları yapıcı bazıları ise belirticidir. Yapıcı işlemlerde, henüz mevcut olmayan bir hukuki sonuç yaratılmaktadır. Örneğin tüzük, yönetmelik yapmada veya memur atamada durum böyledir. Belirtici idari işlemlerde ise, doğmuş bulunan bir hukuki sonuç belirtilmektedir. Örneğin, diploma düzenleme, vergi tahakkuk ettirme gibi.

İdari sözleşme, İdarenin idare hukukunca düzenlenen sözleşmeleridir. Buna örnek olarak, Maden Kanununa bağlı madenlerle ilgili işletme imtiyazları veya Köy Kanununa göre iki köy arasındaki sınır uyuşmazlıklarını çözümlemede ortaya çıkan uzlaşma gösterilebilir.
İdarenin Denetimi
İdarenin denetimi yargı dışı denetim ve yargısal denetim olmak üzere iki türlüdür.
Yargı Dışı Denetim
Yargı dışı denetimin amacı, İdarenin hukuka ve ihtiyaçlara uygun biçimde çalışmasını ve yürümesini sağlamaktır. Bu denetim çeşitli şekillerde, çeşitli usullerde yapılabilir. Örneğin, İdare kendi müfettişleriyle denetleme yoluna gidebilir; İdare dışındaki başka kuruluşlar da bu denetimi yapabilir. Nitekim "Sayıştayın" mali alandaki kontrolu, "Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu"nun kamu iktisadi kuruluşlarını denetlemesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin soru, gensoru gibi yollarla yaptığı denetim, hep idarenin yargı dışı denetimi usullerine birer örnek oluşturur.

Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak kurulan "Devlet Denetleme Kurulu" da, İdarenin hukuka uygunluğunun, düzenli ve verimli şekilde yürütülmesinin ve geliştirilmesinin sağlanması amacıyla her türlü inceleme, araştırma ve denetlemeleri yapar. Silahlı kuvvetler ve yargı organları bu kurulun görev alanının dışındadır.
Yargısal Denetim
İdari faaliyet ve hizmetlerin yargı organları tarafından denetlenmesi, hukuk devleti anlayışının bir sonucu olduğu kadar, idare edilenlere daha fazla huzur ve güven sağlayan bir denetim yoludur. Gerçekten, idare edilenler ile İdare arasında çıkan anlaşmazlıkların tarafsız bir yargı organı önüne götürülebilmesi, İdarenin eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olup olmadığının da gene tarafsız bir yargı organınca denetlenmesi, vatandaşa büyük bir ferahlık ve güven sağlar. Anayasamız, 125’nci maddesinde, "İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır" demek suretiyle İdarenin yargısal denetime tabi bulunduğunu belirtmiştir. (Danıştay Denetim)
CEZA HUKUKU
Ceza hukuku, suç oluşturan eylem ve davranışların nelerden ibaret bulunduğu, bu eylem ve davranışlarda bulunanlara ne gibi yaptırımlar, yani "ceza"lar uygulanacağını gösteren hukuk kurallarının tümünden meydana gelmektedir.
Bütün suç ve cezalar sadece "Türk Ceza Kanunu"nda yer alan suç ve cezalardan ibaret değildir. "Türk Ceza Kanunu"nun dışında birçok özel kanunlar da suç ve ceza koymak suretiyle genel ceza hukukunu tamamlarlar. Örneğin "Askeri Ceza Kanunu", "Kaçakçılık Kanunu", "Dernekler Kanunu", "Tebligat Kanunu", "Harçlar Kanunu" gibi kanunlarda da cezai hükümler vardır.

Ceza hukukunda geçerli olan ilkelerden biri de “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi”dir. Bu ilkeye göre “Ceza Kanununun uygulanmasında kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri, felsefî inanç, millî veya sosyal köken, doğum, ekonomik, ve diğer toplumsal konuları yönünden ayrım yapılamaz ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınamaz.

Hangi eylem ve davranışların suç oluşturacağını ve bunlara ne gibi cezaların verileceğinin önceden bir kanunla belirtilmesi gerekir ki, buna Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi denir. O halde, kanunla suç sayılmamış bir eylem ve davranışı suç olarak nitelendirmek mümkün olmadığı gibi, hiç kimse kanunda belirtilmiş olan cezalardan başka bir ceza ile de cezalandırılamaz.

Devlet, suç işlemek suretiyle toplumun huzur ve sükununu bozan, toplum düzenini sarsan kişileri takip ederek cezalandırmakta olduğundan, yani suçluluların takibi ve cezalandırılması hakkı toplum adına devlete ait bulunduğundan dolayıdır ki, ceza hukuku kamu hukukuna giren bir hukuk dalıdır. Ceza hukukunun ana konularından biri suç diğeri ise cezadır.
Suç ve Suçun Unsurları
Suç, kanunun ceza tehdidiyle (korkutmasıyla) yasaklamış olduğu fiillerdir. Bir başka deyişle suçu, "hukuk düzeninin veya ceza kanunlarının çiğnenmesi (ihlali)" şeklinde tanımlayabiliriz. Suçun ne olduğu sorunu, yalnız hukukçuları değil, sosyolog ve kriminologları da ilgilendirmektedir; çünkü suç, hukuki bir olay olduğu kadar, sosyolojik ve kriminolojik bir olaydır.

Suçun unsurları’na gelince: Suçun unsurları demek, bir fiilin suç sayılabilmesi için bulunması gerekli olan unsurlar demektir. Bu unsurlar bir arada bulunmadıkça bir fiili suç olarak nitelendirmek mümkün değildir. Suçun unsurlarını, kanuni unsur, maddi unsur ve manevi unsur olmak üzere başlıca üç noktada toplayabiliriz.

Suçun kanuni unsuru, fiilin ceza kanununda yazılı tanıma uygun olmasıdır. Eğer fiil, kanundaki tanıma uymamaktaysa, bünyesinde bütün suç unsurlarını toplamış olsa bile suç sayılmaz. O halde, işlenmiş bir fiilin suç sayılıp sayılamayacağı hususunda ilk defa bu fiilin kanundaki tiplerden birine uyup uymadığını araştırmak gerekir. Suçun kanuni unsuruna tipiklik de denilmektedir. Bu unsur, "Kanunsuz suç olmaz" ilkesinin sonucudur.

Suçun maddi unsuru, harici bir fiilin varlığıdır. Başka bir deyişle, kanundaki tanıma uygun tipik bir fiil, her şeyden önce icra veya ihmal hareketinin yapılmış olmasını gerektirir. Çünkü çağımızda insanları icra veya ihmal hareketinde bulunmaksızın, yalnız düşünce ve kanaatlarından ötürü cezalandırmak imkanı artık tanınmamaktadır. Bu nedenledir ki, suçun varlığı için icra veya ihmal biçiminde beliren bir hareketin mevcudiyeti şarttır. Suçun varlığı için bulunması gereken icra veya ihmal hareketine doktrinde kısaca hareket denilmektedir.

Hareket denilen suçun maddi unsuru iki şekilde ortaya çıkabilir. Bir şeyi yapmak veya yapmamak. Hareket, bir şeyi yapmamak şeklinde ise ihmali hareket adını alır. Örneğin, geçit bekçisinin tren yolunu kapatmaması, hemşirenin ölmesini istediği hastaya ilaç vermemesi gibi. Buna karşılık, hırsızlık suçu taşınır (menkul) bir malın bulunduğu yerden alınmasıyla işlendiği, yani bir yapmayı gerektirdiği için icrai suçtur. Ancak, icrai bir hareketle işlenebilen suçların, örneğin adam öldürme suçunun bazen ihmali bir hareketle işlenmesi de mümkündür. Nitekim yukarıda verdiğimiz örnekte hemşirenin hastasını öldürmek kasdıyla ona ilaç vermemesinde ihmali hareketle işlenen bir icra suçu vardır.

Suçun manevi unsuru, fiilin kusurlu bir irade tarafından yaratılmış olmasıdır ki, buna da kısaca kusurluluk denilmektedir. O halde, suçun meydana gelebilmesi için, failin kanundaki tanıma uygun ve hukuka aykırı olan fiile kusurlu iradesinin katılmış olması da gerekecektir. Kusurlu bir irade tarafından yaratılmış olmayan fiiller suç sayılmazlar.

Kusurluluk kast veya taksir biçiminde ortaya çıkar. Kusurluluğun tipik biçimi olan kast, "kanunun suç saydığı bir eylemi ve onu meydana getirecek hareketin sonuçlarını bilerek ve isteyerek işlemek iradesi"dir. Failin kanunun suç saydığı bir sonucu bilmesi ve istemesi ve bunun için bir harekette bulunması, kasdın varlığı bakımından yeterlidir. Ayrıca sonucun kanuna ve hukuka aykırı olduğunu bilmek şartı aranmaz. Türk Ceza Kanununun "Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz" diyen 4 üncü maddesi hükmü, böyle bir araştırmayı gereksiz kılmıştır. Kural olarak, bir fiilin suç sayılması için kasden işlenmiş olması yeter; hareketin belli bir güdüye (saike) bağlanması şart değildir. Ancak, güdü (saik) bazı suçlarda cezayı azaltıcı, bazı suçlarda cezayı ağırlaştırıcı etkilerde bulunur.

Kusurluluğun ikinci türü olan taksir ise, "iradi olarak işlenen bir icra ya da ihmal eyleminden, fail tarafından istenmemiş olmalarına karşın, kanunun cezalandırdığı sonuçların meydana gelmesi halidir". Taksir, kasta göre istisnai bir durumdur. Bu nedenledir ki; kanunda açıkça gösterilen haller dışında taksirden ötürü ceza verilmez. Taksir kastdan sonucun istenmemiş olması ile ayrılır; yani fail, kastta kanunun cezalandırdığı sonuçların meydana gelmesini istediği halde, taksirde bunları istememiştir, fakat onlar gene de meydana gelmişlerdir. Örneğin bir kimsenin düşmanı bellediği bir kimseyi (hasmını) bilerek ve isteyerek silahla öldürmesinde kast bulunduğu halde, bir sürücünün otomobilini kullanırken tedbirsizlik ve dikkatsizlikle bir yayanın ölümüne sebebiyet vermesi halinde taksir vardır.
Ceza ve Ceza Ehliyeti
Ceza, kanunun suç işleyen kimseye uygulanmasını öngördüğü yaptırımdır. Cezanın amacı, suçtan zarar görmüş olan kimsenin öcünü (intikamını) almak değildir.Cezanın biri suçlunun islahı, diğeri ise suç işlemeyi önleme olmak üzere başlıca iki amacı vardır. Diğer bir deyişle, ceza suç işlemiş olan kimseyi (suçluyu) islah etmeli, fakat aynı zamanda suç işleme eğiliminde olanları da korkutarak suç işlemelerini önlemelidir.

Cezaların da suçlar gibi önceden kanunla belirlenmesi şarttır. Hiç kimse kanunun öngörmediği bir ceza ile cezalandırılamaz. Türk Ceza Kanunu suçlara uygulanacak cezaları saymıştır. Gerçekten, uygulanacak olan cezalar; hapis ve adli para cezalarıdır. Hapis cezaları da, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası”, “müebbet hapis cezası” ile “sürekli hapis cezası” türlerine ayrılmıştır (m. 46). Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, hükümlünün hayatı boyunca devam eder, kanun ve tüzükte belirtilen sıkı güvenlik rejimine göre çektirilir. Müebbet hapis cezası, hükümlünün hayatı boyunca devam eder. Sürekli hapis cezası ise, kanunda aksi belirtilmeyen hâllerde bir aydan az, yirmi yıldan fazla olamaz. Hükmedilen bir yıl veya daha az sürekli hapis cezası, kısa süreli hapis cezasıdır.

Adlî para cezası, beş günden az ve kanunda aksine hüküm bulunmayanhâllerde yediyüzotuz günden fazla olmamak üzere belirlenen tam gün sayısının bir gün karşılığı olarak takdir edilen miktar ile çarpılması suretiyle hesaplanan meblâğın hükümlü tarafından Devlet Hazinesine ödenmesinden ibarettir. En az yirmi ve en fazla yüz Türk lirası olan bir gün karşılığı adlî para cezasının miktarı, kişinin ekonomik ve diğer şahsî hãlleri göz önünde bulundurulacak takdir edilir.

Ceza ehliyeti’ne gelince: "Türk Ceza Kanunu" ceza ehliyetini ayırt etme gücü ve yaş bakımından özel şekilde düzenlemiştir. Kanuna göre, akıl hastalığı nedeniyle, işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolunur. Bu kişinin davranışlarını yönlendirme ve algılama yeteneği önemli ölçüde azalmış değilse, kendisine ceza verilir, fakat cezalarda belli ölçüde indirim yapılır.

Suçlunun yaşı bakımından ceza ehliyeti aşamalı bir biçimde düzenlenmiştir. İlk aşamada “tam ehliyetsizlik” yer alır. Tam ehliyetsizlik on ikinci yaşın sonuna kadar uzanır. Gerçekten, fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur. Bu kişiler hakkında ceza kavuşturması yapılamaz; ancak, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir.

İkinci aşamada “tam olmayan ehliyet” gelir. Bu aşama da ikiye ayrılmıştır. Birincisi fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönledirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak, bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. İşlediği fiili algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde, bu kişilere ceza verilir, fakat cezalarda belli ölçüde indirim yapılır.

Üçüncü aşamayı “tam ehliyet” oluşturur ki, bu aşamada fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmuş olan kişiler yeralır. Sağır ve dilsizlik durumu da ceza ehliyetini etkiler. Gerçekten, onbeş yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizlere oniki yaşını doldurmuş olan çocuklara ilişkin hükümler; onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizlere oniki yaşını doldurmuş olupta onbeş yaşını doldurmamış olan çocuklara ilişkin hükümler; onsekiz yaşını doldurmuş olup da yirmibir yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizlere onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan çocuklara ilişkin hükümler uygulanır (m.33).

Geçici bir nedenle ya da irade dışı alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle, işlediği fiili hukukî anlam ve sonuçlarına algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli ölçüde azalmış olan kişiye ceza verilmez. İradi olarak alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisinde suç işleyen kişiye ceza verilir.
YARGILAMA HUKUKU
Yargılama Hukuku, hukuk ve ceza davalarının görülmesinde uyulacak yöntemleri belirleyen hukuk kurallarından oluşmaktadır. Türk yargı sistemi; Anayasa yargısı, İdari yargı, Askeri yargı ve Adli yargı olmak üzere başlı dört yargı sistemi tanımaktadır.

Devletin, yasama yetkisi ve yürütme görevi yanında yargı yetkisi de vardır. Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır. Yargı deyimi genellikle "hukuk kurallarının bağımsız ve tarafsız mahkemelerce belli bir olaya uygulanmasını" ifade eder. O halde yargılama hukuku, yargı yetkisini kullanan organların (mahkemelerin) adalet dağıtırken izleyecekleri yöntemleri (usulleri) gösteren hukuk kurallarının tümünden oluşmaktadır.

Türk yargı sistemi, Anayasa yargısı, İdari yargı; Askeri yargı ve Adli yargı olmak üzere başlıca dört yargı çeşidi tanımaktadır. Bu yargı türlerinden her biri diğerlerinden bağımsız olduğundan, aralarında derece farkı yoktur. Ancak, hemen belirtelim ki, bunlardan adli yargı (adalet yargısı) diğerlerine oranla genel yargı niteliği taşımaktadır.

Adli yargı, adli mahkemelerdeki yargıdır. Adli yargı, medeni yargı ve ceza yargısı olmak üzere ikiye ayrılır. Böylece yargılama hukuku da medeni yargılama hukuku ve ceza yargılama hukuku şeklinde ikili bir ayırıma tabi tutulur.
Medeni Yargılama Hukuku
Medeni yargılama hukuku (Medeni usul hukuku), özel hukuk alanında ortaya çıkan uyuşmazlıkların bir sonuca bağlanmasında mahkemelerin izleyecekleri yöntemleri (usulleri) belirleyen hukuk kurallarından meydana gelir. Diğer bir deyişle, medeni yargılama hukuku bir hukuk davası’nın, örneğin bir alacak veya boşanma davasının nasıl, hangi mahkemede açılacağı, iddiaları ispat etmek üzere kanıtların (delillerin) nasıl getirileceği, hükmün nasıl, ne şekilde verileceği ve kesinleşeceği gibi konuları inceleyen ve hükme bağlayan hukuk dalıdır.

Medeni yargılama hukukumuzun başlıca kaynağını, sonradan birçok değişikliklere uğramış bulunan 1927 tarihli Hukuk Usul-ü Muhakemeleri Kanunu oluşturur.

Adli yargının temelini mahkemeler oluşturur. Mahkemeler hüküm mahkemesi ve denetim mahkemesi olmak üzere iki türlüdür. Hüküm mahkemesi veya ilk derece mahkemesi dediğimiz mahkemeler, medeni yargılama hukukunda sulh ve asliye hukuk mahkemelerinden ibarettir. Kural olarak her ilçede bir asliye hukuk mahkemesi bulunur. İş mahkemeleri, aile mahkemeleri ile kadastro mahkemeleri, tüketici mahkemesi de asliye mahkemesi niteliğindedir. Bu mahkemeler tek hakimlidir. Buna karşılık bazı büyük şehirlerdeki ticaret mahkemeleri üç hakimden oluşan bir kurul halinde çalışır. Denetleme veya kontrol mahkemesi ise, Yargıtay (Temyiz Mahkemesi)dir. Her iki derece mahkeme arasında yeni kurulan Bölge Adliye Mahkemeleri yeralır.

Medeni yargılama hukuku, çekişmeli yargı (nizalı kaza) ve çekişmesiz yargı (nizasız kaza) biçiminde bir ayırıma uğrar.

Çekişmeli yargıda, taraflar arasında bir çekişme (ihtilaf), bir uyuşmazlık vardır ve bu çekişmenin giderilmesi, uyuşmazlığın bir sonuca bağlanması için mahkemeye başvurulur, yani dava açılır. Örneğin bir tarla üzerinde iki kimse aynı anda mülkiyet iddiasında bulunur veya karı koca arasında evlilik birliğini çekilmez hale getirecek derecede şiddetli bir geçimsizlik başgösterirse, taraflardan biri mahkemeye başvurarak (dava açarak) hakkının tanınmasına veya boşanmaya karar verilmesini talep eder. Mahkemeye başvuran tarafa davacı, diğer tarafa ise davalı denir. Dava, yetkili ve görevli mahkemeye davacının vereceği bir dilekçe (dava dilekçesi) ile açılır. Davalar, ifa davası, tespit davası ve inşai dava olmak üzere üç çeşittir.

Çekişmesiz yargıda ise, karşıt menfaatlere sahip iki taraf ve bunlar arasında bir çekişme, bir uyuşmazlık söz konusu değildir. Çekişmesiz yargı, mahkemelerin idari faaliyeti andıran işlerini, bireysel menfaatleri korumak üzere alacağı idari önlemleri kapsar. Örneğin bir akıl hastasını kısıtlayarak kendisine bir vasi atama, bir küçüğün ergin kılınmasına karar verme, vakıfların mahkeme siciline tescili, evlat edinmede izin ve onay gibi işler, çekişmesiz yargıya giren işlerdir.
Ceza Yargılama Hukuku
Ceza yargılama hukuku (ceza usulü hukuku), kanunların suç saydığı fiilleri işleyenlerin kovuşturulması (takip edilmesi), yargılanması ve cezalandırılmasında uyulacak yöntemlerin (usullerin) nelerden ibaret bulunduğunu belirleyen hukuk kurallarının tümünden meydana gelir.

Ceza yargılama hukukumuzun belli başlı kaynağını, sonradan bazı değişikliklere uğramış bulunan 1929 tarihli "Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu" oluşturuyordu. Bu Kanun yerini 1 Nisan 2005 tarihinde 4.12.2004 tarih ve 5271 sayılı yeni Ceza Muhakemesi Kanununa (CMK.) bırakmıştır.

Suçlunun yargılanarak cezalandırılabilmesi için, yetkili ve görevli mahkemede bir dava açmak gerekir. Medeni yargılama usulünde davayı taraflardan birisi açar. Ceza yargılama usulünde ise kamu davası savcılık tarafından açılır. O halde savcılık, Devlet adına ceza davası açan bir makamdır. Savcının görevi, suçu ve suçluyu ortaya çıkarmak ve kamu davası açıp bunu sonuna kadar takip ederek suçlunun cezalandırılmasını sağlamaktır.

Ceza yargılama hukukunda ilk derece (hüküm) mahkemeleri, sulh ceza, asliye ceza ve ağır ceza mahkemeleridir. Bunlardan sulh ve asliye ceza mahkemeleri tek, ağır ceza mahkemeleri üç hakimden oluşur. Denetim (kontrol) mahkemesi ise, Yargıtaydır. Sulh ceza mahkemeleri savcı olmadan da davaya bakar, oysa asliye ceza ve ağır ceza mahkemelerinde mutlaka savcının bulunması gerekir.

Suç işlediğinden ötürü hakkında kovuşturma yapılan kimseye mahkemenin mahkumiyet kararından önce sanık (maznun), mahkumiyet kararından sonra ise hükümlü (mahkum) denir. Kendisine suç yükletilen (isnad edilen) kişinin özgürlüğü mahkumiyet kararından önce de kısıtlanabilir. Bu hale tutuklama (tevkif) adı verilir.
İcra-İflas Hukuku
İcra-iflas hukuku, medeni yargılama hukuku ile çok yakından ilgili bulunan bir hukuk dalıdır; hatta icra-iflas hukukunu medeni yargılama hukukunu, "tamamlayan" bir hukuk dalı olarak nitelendirmek de mümkündür.

İcra hukuku, özel hukuk alanında başgösteren çekişmeleri bir sonuca bağlamakla görevli bulunan mahkemelerin (hukuk mahkemelerinin) vermiş oldukları hükümlerin (ilamların) gerektiğinde devlet organları eliyle zorla yerine getirilmesi yöntemlerini (usullerini) ve bu konuda hangi organların yetkili bulunduğunu gösteren hukuk kurallarından ibarettir. İcra işleri mahkemelere değil, onların dışında ayrıca kurulmuş bulunan İcra Dairelerine bırakılmıştır. Her asliye mahkemesi çevresinde lüzumu kadar "İcra Dairesi" ve "İflas Dairesi" bulunur. İcra ve iflas memurlarının işlemlerine karşı ilgililerin yapacakları itiraz ve şikayetler ise, başında bir hakimin bulunduğu "İcra Mahkemesi" (İcra tetkik mercii) tarafından incelenip karara bağlanır.

İcra daireleri mahkeme kararlarının cebren (zorla) icrasıyla olduğu kadar, bir karara bağlanmamış para alacaklarının cebri icrasıyla da meşgul olurlar. Bir mahkeme hükmüne (ilamına) dayanan takibe ilamlı takip, mahkeme hükmüne dayanmayan takibe de ilamsız takip adı verilir.

İflas hukuku ise, iflasa tabi kişiler hakkında geçerli olan özel bir takip yöntemini (usulünü) düzenleyen hukuk kurallarının tümüdür. Bütün borçlular değil, sadece iflasa tabi borçlular iflas yoluyla takip edilebilirler ki, bunların başında tacirler gelir. İflasa, alacaklının talebi üzerine ticaret mahkemesi tarafından karar verilir. İflasın açılmasıyla birlikte borçlu, müflis adını alır ve haczedilmesi caiz olan malları bir bütün meydana getirir ki buna iflas masası denir. Müflisin iflas masasına giren malları üzerinde tasarruf yetkisi kalmaz, bunların idare ve tasarruf yetkisi iflas idaresine geçer. İcra-iflas hukukumuzun kaynağıı, sonradan değişikliklere uğrayan 1932 tarihli "İcra ve İflas Kanunu" oluşturur.
DEVLETLER UMUMİ HUKUKU
Devletler genel hukuku, egemen devletlerin birbirleriyle olan devletlerarası ilişkilerini veya devletler ile uluslararası kuruluşların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen hukuk dalıdır.

Kamu hukuku bölümlerinden biri olan devletler umumi hukuku, egemenliğe sahip bağımsız bir devletin diğer bir devlet veya devletler ile ve milletlerarası kuruluşların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenler. Bu hukuk dalını milletlerarası hukuk şeklinde isimlendirenler de vardır.

Bir devletin ülkesinde vatandaşları arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarına iç hukuk denir. Bağımsız bir devlet ile diğer bir devlet veya devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar ise bir devlete göre dış hukuku meydana getirir. İç hukukta devlet üstün bir iradenin sahibidir. Oysa dış hukukta, devlet gibi üstün kudrete sahip bir otorite henüz yoktur. Milletlerarası hukukta eşitlik sözkonusudur. Birleşmiş Milletler Örgütü, üye devletlere bazı tavsiyelerde bulunmak yetkisine sahiptir, fakat tam anlamıyla üstün bir otoritenin sahibi değildir.

Devletler umumi hukukunun kaynakları, andlaşmalar, milletlerarası teamül, içtihatlar ve doktrindir. Andlaşmalar, devletler arasında siyasi bir ilişki yaratmak, mevcut bir ilişkiyi değiştirmek veya ortadan kaldırmak üzere yapılan sözleşmelerdir. Andlaşmaların çeşitli tipleri vardır. Bunlar anlaşma, sözleşme, protokol, senet, misak gibi isimlerle anılırlar. İçtihatlardan bir kısmı milli yargı organlarının kararları, bir kısmı ise milletlerarası yargı mercilerinin kararlarıdır. Bu sonuncuya örnek olarak Lahey’de bulunan Milletlerarası Adalet Divanı kararlarını gösterebiliriz.
VERGİ HUKUKU
Vergi Hukuku, Devlet ile kişiler arasındaki mali ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarından oluşmaktadır. Vergi hukukunun temel ilkelerinden birisi, vergide genellik ve adalet ilkesidir. Vergi hukukunda kanunilik esası geçerlidir.

Vergi hukuku, devlet ile kişiler arasındaki vergi ilişkisinden doğan karşılıklı hak ve ödevleri, verginin tarh ve tahakkukunu, toplanmasını (tahsilini) ve vergi yargısını düzenleyen hukuk kurallarından meydana gelir.

Vergi, "kamu giderlerini karşılamak üzere devletin, tek taraflı olarak ve vergileme yetkisine dayanarak, kişilerin gelir ve mallarından aldığı ekonomik değerlerdir". Vergi dolayısıyla devlet ile kişiler arasında mali bir ilişki doğar. Bu ilişki vergi kanunlarıyla düzenlenmektedir. Vergi hukuku, devlet ile kişiler arasındaki bu mali ilişkiyi düzenleyen hukuk kurallarından oluştuğu içindir ki, kamu hukukuna giren bir hukuk dalıdır.

Vergi hukukunun temel ilkelerinden birisi, vergide genellik ve adalet ilkesidir. Vergide genellik, vatandaşlar arasında herhangi bir fark yapılmaksızın herkesin vergi vermekle yükümlü olması demektir. Vergide adalet ise, herkesin mali gücüne göre vergiye tabi tutulmasıdır.

Vergi hukukunda kanunilik esası geçerlidir. Buna göre vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümler ancak kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır (Any.m.73/III).
Vergiler; gelir üzerinden alınan vergiler (örneğin gelir vergisi, kurumlar vergisi), servet üzerinden alınan vergiler (örneğin emlak vergisi, veraset ve intikal vergisi, motorlu taşıtlar vergisi, özel tüketim vergisi) ve gider (harcamalar) üzerinden alınan vergiler (örneğin katma değer vergisi, banka ve sigorta işlemleri vergisi) şeklinde bir ayırıma tabi tutulmaktadır. Doktrinde ayrıca vasıtalı vergiler ve vasıtasız vergiler biçiminde bir ayırım da yapılmaktadır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
2.kısım süper döküman
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
AÖF ADALET ÖNLİSANS BÖLÜMÜ :: DERSLERİMİZ VE DÖKÜMANLARI :: Hukuka Giriş-
Buraya geçin: