AÖF ADALET ÖNLİSANS BÖLÜMÜ
AOF ADALET BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİNİN BULUŞMA NOKTASI OLAN FORUMUZA HOSGELDİNİZ...FORUMUZDA NEDEN ADALET OKUMALIYIM,MEZUNİYETİMDEN SONRA NERELERDE ÇALIŞABİLİRİM,ADALET ÖĞRENCİLERİNİN DERSLERİ İLE İLGİLİ DÖKÜMANLAR VE DAHA BİRCOK SEYİ BULABİLİRSİNİZ...UMARIM İŞİNİZE YARAYACAK BİLGİLERİ BULABİLİRSİNİZ...

UNUTMAYINIZ Kİ FORUMUMUZDAN DAHA AYRINTILI BİR ŞEKİLDE YARARLARNMAK İÇİN ÜYE OLMANIZ GEREKMEKTEDİR!...


Anadolu Üniversitesi, Adalet Önlisans Bölümü Öğrencilerinin Toplanma Noktası...
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap
Arkadaslar forumumuzda yer almasını istediğiniz bölümler ve size göre eksiklikler yanlıslıklar v.b. varsa bana " murat09 " özel mesaj atarasnız isteklerinizi yerine getirmeye calısacağım...
Arkadaslar www.aofadalet.tr.gg adında bir sitemizi daha açtık.Benim ve arkadaşlarımızın internet üzerinden yaptıkları radyo yayınını dinleyebilir,o anda online olan arkadaslarımızla sohbet ederek eğlenceli vakitler gecebilirsiniz.

Paylaş | 
 

 6. kısım süper dökümanlar..

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
murat_admin@



Mesaj Sayısı : 46
Puan : 134
Tesekkür Puanı : 3
Kayıt tarihi : 16/09/10

MesajKonu: 6. kısım süper dökümanlar..    Perş. Eyl. 16, 2010 8:51 pm

HAKKIN KAZANILMASI, KAYBEDİLMESİ, KULLANILMASI VE KORUNMASI 7
HAKKIN KAZANILMASI
Hakkın kazanılması, bir hakkın bir kişiye bağlanmasını, bir hak ile bir kişi arasında bir bağlantı kurulmasını ifade eder. Bir hakkın bir kişiye bağlanması ya hukuki olay ya hukuki fiil ya da hukuki işlem yollarıyla gerçekleşir. Haklar biri aslen, diğeri devren olmak üzere başlıca iki türlü kazanılır. Bir hakkın aslen kazanılması demek, bir kimsenin o zamana kadar hiç kimseye ait olmayan bir hakkı kendi fiiliyle elde etmesi demektir. Bir hakkın devren kazanılması ise, bir kimsenin o hakkı o zamana kadar sahibi bulunan kişiden elde etmesi demektir. Hakkın kazanılmasında iyiniyetin de rolü vardır. İyi niyet, bir hak kazanılırken hakkın kazanılmasına engel olan bir hususun varlığı veya kazanma için gerekli bir unsurun yokluğu hakkında kişide mevcut, mazur görülebilen bir bilgisizlik veya yanlış bir bilgidir.

Daha öncede belirtmiş olduğumuz gibi hak, hukuk düzeninin kişilere tanıdığı yetkiler veya kişilerin hukuk düzeni tarafından korunmakta olan menfaatleri demektir.

Hakkın kazanılması deyimi, bir hakkın bir kişiye bağlanmasını, yani bir hak ile bir kişi arasında bir bağlantı kurulmasını ifade etmektedir. Her hakkın bir sahibi vardır; sahipsiz hak olmaz. Ancak, bir hakkın herhangi bir kimseye bağlanması ve böylece o kimsenin hak sahibi kılınması kendiliğinden gerçekleşmez; bu sonucun doğabilmesi, bir takım olgulara (vakıalara) bağlıdır. Başka bir deyişle, hakları doğuran başlıca üç olgu vardır ki, bunlar da hukuki olay, hukuki fiil ve hukuki işlemdir.

Hukuki olay, hukuk düzeninin kendilerine hukuki sonuçlar bağladığı olaylardır. Günlük yaşantımızda çok çeşitli olaylarla karşılaşırız. Bunlardan bir kısmı hukuk bakımından önemli olmayan olaylardır; örneğin bir kimsenin denizde sandalla gezmesi, dostlarıyla sohbet etmesi, evinin bahçesindeki gülleri budaması, televizyon seyretmesi o kimsenin iradesiyle meydana getirdiği olaylar olup hukuku ilgilendirmezler. Aynı şekilde, hukuku ilgilendirmeyen ve insan iradesi dışında gerçekleşen tabii olaylar da vardır; örneğin yağmur yağması, ay tutulması, ağaçların çiçek açması, güneşin doğması gibi. Bunların yanında hukukun ilgilendiği ve sonuçlar bağladığı olaylar da vardır. İşte gerek insanın iradesiyle, gerek kendiliğinden meydana gelen olaylardan hukukun kendilerine sonuçlar bağladığı olaylara hukuki olay adını veririz. Örneğin doğum ve ölüm birer hukuki olaydır; çünkü hukuk düzeni her ikisine de birer sonuç bağlamaktadır. Gerçekten, bir kimsenin ölümüyle kişiliği sona ermekte, fakat aynı zamanda mirasçıları lehine hak doğmaktadır. Keza doğum ile gerçek kişilik başlamakta ve aynı zamanda kişilik hakları da doğmakta ve kazanılmaktadır.

Hukuki fiil, insan iradesinin ürünü olan ve kendisine hukuki sonuçlar bağlanan olaylardır. O halde, hukuki olaylar içinden sadece insanların faaliyetleri ürünü olanlar hukuki fiil oluşturur; tabii olaylar hukuki fiil değildirler. Buna karşılık bir kimsenin belli bir yerde sürekli kalmak niyetiyle oturması, başkasına ait tahtalardan bir masa yapması birer hukuki fiildir; çünkü hukuk düzeni sürekli kalmak niyetiyle oturmaya yerleşim yeri kurma (MK.m.19), başkasına ait tahtaları kullanarak masa yapmaya (işlemeye) bazı şartlarla bunun üzerinde mülkiyet hakkı kazanma (MK.m.775) sonuçlarını bağlamaktır. Hukuki fiillerden bazıları hukuka uygun fiiller olduğu halde, bazıları hukuka aykırı fiillerdir. Diğer bir deyimle hukuki fiiller, hukuka uygun fiiller ve hukuka aykırı fiiller şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Hukuka aykırı fiiller, hukuk düzeninin uygun bulmadığı fiiller olup, bunlar da haksız fiil ve borca aykırılık olmak üzere ikiye ayrılırlar.
Hukuki işlem, bir veya birden fazla kimsenin hukuki bir sonuca yöneltilmiş irade açıklaması demektir. Diğer bir deyimle hukuki işlem, bir veya daha fazla kimsenin hukuki bir sonuç elde etmek üzere irade açıklamasında bulunmaları demektir. Hukuki işlemler, irade açıklamasında bulunan tarafın sayısına göre tek taraflı hukuki işlemler ve çok taraflı hukuki işlemler olmak üzere ikiye ayrılır.
Demek ki, bir hakkın doğumu veya kaybı yukarıda kısaca değindiğimiz hukuki olaylar, hukuki fiiller ve hukuki işlemler dolayısıyla sözkonusu olabilmektedir. Haklar biri aslen, diğeri devren olmak üzere iki yolla kazanılabilir.
Aslen Kazanma
Bir hakkın aslen kazanılması demek, bir kimsenin o zamana kadar hiç kimseye ait olmayan bir hakkı kendi fiiliyle elde etmesi demektir. Gerçekten, bir kimse ormanda avladığı tavşan veya denizde yakaladığı balık üzerinde mülkiyet hakkını aslen kazanmış olur. Sahipsiz taşınır mallar üzerinde bu yolla mülkiyet hakkının kazanılmasına sahiplenme denir (MK.m.767). Sahipsiz bir taşınmaz üzerinde bu yolla mülkiyet hakkının kazanılması ise işgal olarak isimlendirilir (MK.m.707).

Hakların aslen kazanılması yolu, sadece eşya dediğimiz maddi mallar üzerindeki haklara özgü değildir. Maddi olmayan mallar veya kişiler üzerindeki hakların da aslen kazanılması mümkündür. Gerçekten, bir bilim adamı yayınlamış olduğu eseri üzerindeki telif hakkını; ana ve baba doğan çocukları üzerindeki velayet hakkını aslen kazanmaktadırlar; yani bu haklar bir başkasından devir yoluyla değil, doğrudan doğruya kazanılmış olmaktadır.
Devren Kazanma
Bir hakkın devren kazanılması ise, bir kimsenin o hakkı o zamana kadar sahibi bulunan kişiden elde etmesi demektir. Diğer bir deyimle, devren kazanma yolunda bir hak eski sahibinden yeni bir hak sahibinin malvarlığına geçmektedir. O halde, devren kazanmada bir kimse bir hakkı kazanırken, diğer kimse o hakkı kaybetmektedir. Örneğin bir kimsenin dolmakalemini bir başkasına satması veya bağışlaması (hediye etmesi) halinde dolmakalem karşı tarafa teslim edildiği zaman dolmakalem üzerindeki mülkiyet hakkı alıcı veya bağışlanan tarafından devren kazanılmış olmakta, buna karşılık satıcı veya bağışlayan da o zamana kadar sahibi bulunduğu mülkiyet hakkını kaybetmektedirler. Yukarıda vermiş olduğumuz örnekte tavşan üzerindeki mülkiyet hakkını onu avladığı anda aslen kazanmış olan avcı, bu tavşanı şehre getirip herhangi bir kimseye sattığı ve teslim ettiği takdirde, bu kimse o tavşan üzerindeki mülkiyet hakkını devren kazanmaktadır; çünkü mülkiyet hakkı o anda avcıya ait bulunmakta, fakat avcı ile müşteri arasındaki satım sözleşmesi ve tavşanın avcı tarafından alıcıya teslim edilmesiyle avcıdan çıkıp, müşteriye geçmektedir.
Hakkın devren kazanılması, genellikle hakkın bir hukuki işlemle başkasına geçirilmesi veya miras yoluyla geçmesi suretiyle olmaktadır. Devren kazanma yolunda hakkın hangi anda kazanılmış sayılacağı konusu da önemlidir. Hukuk düzeni bu yolla başkasına geçen hakların hangi anda kazanılmış olacağını, hakkın konusu olan şeyin mahiyetine göre farklı şekilde düzenlemiştir. Gerçekten, taşınmaz dediğimiz, bir yerden başka bir yere taşınamayan eşyalar üzerindeki ayni hakların kazanılma anı, tapu siciline tescil anıdır. Taşınır eşyalar üzerindeki ayni hakların kazanılması, eşyanın teslimi, daha doğru deyimle zilyetliğinin karşı tarafa devredilmesi anında gerçekleşir. Mirasa ilişkin haklar mirasbırakanın ölümü anında
mirasçılara geçmiş ve onlar tarafından kazanılmış olur.

Hemen belirtelim ki uygulamada hakların kazanılması çoğunlukla devren kazanma yoluyla olmakta, aslen kazanma bunun yanında pek önemsiz ve istisnai bir yol olarak kalmaktadır.
Hakkın Kazanılmasında İyiniyetin Rolü
Bir hakkın, örneğin taşınır veya taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkının geçerli bir şekilde devren kazanılabilmesi için, kanunen gerekli olan şartların mevcut bulunması veya kazanmaya(iktisaba) engel olan bir durumun mevcut bulunmaması gerekir. Eğer gerekli şartlardan biri bulunmuyor veya hakkın geçişini engelleyici bir sebep mevcut bulunuyorsa, o hak geçerli surette kazanılmış olmaz. Örneğin bir eşya üzerindeki mülkiyet hakkının devren kazanılabilmesi için, bu eşyayı devreden kimsenin onun sahibi, maliki olması, daha doğru bir deyimle tasarruf yetkisine sahip bulunması lazımdır. Eğer devreden, o eşya üzerinde mülkiyet hakkına veya tasarruf yetkisine sahip bulunmuyorsa, bu hak ondan devren kazanılmış olmaz. Oysa, Medeni Kanunumuz iyiniyet kurumu ile bu gibi hallerde hakkın geçerli surette kazanılmasını mümkün kılmaktadır. Bunun örneklerini daha aşağıda "İyiniyetin İşlevi" başlığı altında göreceğiz. Bundan önce iyiniyeti tanımlayalım:

İyiniyet, bir hak kazanılırken hakkın kazanılmasına engel olan bir sebebin varlığı veya kazanma için gerekli olan bir unsurun yokluğu hakkında kişide mevcut, mazur görülebilen bir bilgisizlik veya yanlış bir bilgidir.
İyiniyetin İşlevi
Yukarıda da belirtmiş olduğumuz gibi iyiniyet, bir hakkın kazanılması için gerekli olan şartların bulunmamasına veya hakkın geçişini önleyen sebeplerin bulunmasına rağmen, o hakkı geçerli bir surette kazanmayı sağlar. İyiniyetin işlevi, sadece mülkiyet hakkının, daha doğru bir deyimle sadece ayni hakların kazanılmasını sağlamaktan ibaret değildir. Başka bir ifadeyle iyiniyetli olmanın sonuçları sadece eşya hukukunda değil, medeni hukukun diğer dallarında , örneğin aile hukuku, miras hukuku ve borçlar hukukunda da görülür.
Eşya Hukukunda
İyiniyetli olmanın sonucu, kendisini en çok eşya hukukunda ayni hakların, özellikle mülkiyet hakkının kazanılmasında gösterir. İyiniyetin mülkiyet hakkının kazanılmasındaki işlevini taşınırlar ve taşınmazlarda ayrı ayrı inceleyelim.
Taşınırlar Üzerindeki Mülkiyet Hakkının Kazanılması
Taşınır eşya, bir yerden başka bir yere taşınabilen eşya ile taşınmaz mülkiyetine dahil olmayan ve edinmeye elverişli bulunan doğal güçlerdir (MK.m.762). O halde kitap, otomobil, hayvanlar, saat, halı, mobilya, kömür vs. hep taşınır eşyadandır. Aynı zamanda elektrik enerjisi, havagazı ya da doğal gaz da taşınır eşya hükmündedir.

Taşınırlar üzerindeki mülkiyet hakkının iyiniyet sayesinde kazanılıp kazanılamayacağı, o taşınır eşyanın sahibinin elinden çıkış biçimine göre belirlenir. O halde bu konuyu, sahibinin elinden isteğiyle çıkan taşınırlar ve sahibinin elinden isteği olmadan çıkan taşınırlar şeklinde bir ayırım yaparak incelemek gerekiyor.

Sahibinin Elinden İsteğiyle Çıkan Taşınırlarda: Bir taşınır eşyanın sahibinin elinden isteğiyle çıkmış olması demek, o eşyanın bir hukuki işlem ile sahibi tarafından belli bir süre için bir başkasına verilmiş olması demektir. Örneğin ben, bir süre kullanmak ve sonra geri vermek üzere dolmakalemimi bir arkadaşıma verirsem, bu dolmakalem benim elimden kendi isteğimle çıkmış olur; çünkü o arkadaş ile ben aramızda bir ariyet sözleşmesi yapmışızdır. Aynı şekilde, komşumuz yaz tatiline giderken saklamamız için mücevherlerini bize bırakmışsa veya bir lokantada paltomuzu vestiyere teslim etmişsek, mücevherler veya palto istekle elden çıkmıştır; çünkü burada da bir hukuki işlem, bir saklama sözleşmesi vardır. İşte sahibinin elinden kendi isteğiyle çıkmış olan bu eşyalara bırakılmış eşyalar denir. Kiraya verilmiş veya rehnedilmiş olan taşınırlar da sahibinin elinden isteğiyle çıkmış yani bırakılmış eşyalardır. İşte, iyiniyet esasen işlevini bu gibi taşınır eşyalar üzerindeki mülkiyet hakkının kazanılmasında yerine getirir.. Bunu örnekle açıklayalım.

Bu sorunun cevabı, kitabı satınalmış olan Ali’nin iyiniyetli olup olmamasına göre farklı olur. Gerçekten, eğer Ali, satın almış olduğu kitabın onu kendisine satan Mehmet’e ait olduğunu zannediyorsa, diğer bir deyimle kitabın aslında Ahmet’e ait olduğunu bilmiyorsa ve bu bilgisizliği de "haklı görülebilecek" bir bilgisizlik ise, yani gerekli dikkat ve özeni göstermiş olmasına rağmen bu kitabın Mehmet’e ait bir kitap olmadığını öğrenememişse iyiniyetlidir ve kitap üzerindeki mülkiyet hakkını da geçerli bir şekilde kazanacaktır. Bu sonuç Medeni Kanunun 988. maddesi gereğidir. Sözü geçen maddeye göre "Bir taşınırın emin sıfatıyla zilyetinden o şey üzerinde iyiniyetle mülkiyet veya sınırlı ayni hak edinen kimsenin edinimi, zilyedin bu tür tasarruflarda bulunma yetkisi olmasa bile korunur". Başka bir örnek verelim:

Burada sonuç Hüseyin’in iyiniyetli olup olmamasına göre farklıdır. Eğer Hüseyin, satın aldığı saatin bir başkasına, yani Hasan’a ait olduğunu bilmiyorsa, onun saatçiye ait bir saat olduğunu zannetmiş ve gerekli dikkat ve özeni göstermiş olmasına rağmen yine de gerçek durumu tesbit edememişse, iyiniyetlidir; dolayısıyla da saat üzerinde mülkiyet hakkını kazanacaktır.

Görüldüğü üzere, her iki örnekte de üzerinde mülkiyet hakkı kazanılan eşya (kitap ve saat), sahiplerinin elinden istekleriyle çıkmış olan eşyadır. Bu eşyalar üzerinde mülkiyet hakkı kazanan kişiler (Ali ile Hüseyin) iyiniyetlidir, çünkü mülkiyet hakkının kazanılmasını önleyen durumu, yani bu eşyaları kendilerine devreden (satan) kişilerin (Mehmet ile saatçinin) gerçek hak sahibi olmadıklarını bilemiyorlar ve bu bilgisizlikleri de kendi kusurlarından ileri gelmiyor. Medeni Kanunumuz iyiniyetli olan bu kişileri korumakta ve mülkiyet hakkını hak sahibi olmayan bir kimseden kazanmalarını mümkün kılmaktadır. O halde, bu eşyaların gerçek sahipleri olan Ahmet ve Hasan, Ali ve Hüseyin’e başvurarak kitabın veya saatin kendilerine geri verilmesini isteyemezler; çünkü onlar kendilerine ait olan eşyalar üzerindeki mülkiyet hakkını kaybetmişler, bu hakkı iyiniyetli olan Ali ve Hüseyin kazanmışlardır.

Sahibinin Elinden İsteği Olmadan Çıkan Taşınırlarda: Sahibinin elinden isteği olmadan çıkan eşya, çalınmış, kaybedilmiş, gaspolunmuş (zorla alınmış) eşyadır. Bu tür taşınırlar üzerinde iyiniyetle mülkiyet hakkının kazanılması mümkün değildir. Bunu, MK.m.989’dan anlıyoruz. Durumu bir örnekle açıklayalım:

Ahmet, kitabını otobüste unutmuştur. Bu kitabı Mehmet bulmuş ve Ali’ye satmıştır. Ali, iyiniyetli olsa, yani bu kitabın Ahmet tarafından otobüste unutulduğunu bilmese ve yanlış olarak onun Mehmet’e ait olduğunu zannetse bile, kitabın mülkiyetini kazanamaz; çünkü bu kitap, sahibi Ahmet’in elinden isteği olmadan çıkmıştır. O halde Ahmet, hala sahip bulunduğu mülkiyet hakkına dayanarak beş yıl içinde açacağı bir istihkak davası ile Ali’den kitabını geri alabilir.

Başka bir örnek verelim: Ayşe’nin kolyesi bir hırsız tarafından çalınmıştır. Hırsız bu kolyeyi bir süre sonra Fatma’ya satmıştır. Burada Fatma, satın aldığı kolyenin bir başka kimseden çalınmış olduğunu bilmese, yani iyiniyetli olsa bile, yine de o kolye üzerinde mülkiyet hakkını kazanamaz; çünkü kolye, Ayşe’nin elinden isteği olmadan çıkmıştır. Öyleyse Ayşe kaybetmediği mülkiyet hakkına dayanarak beş yıl içinde Fatma’dan kolyesini kendisine geri vermesini isteyebilir.

Görüldüğü gibi Medeni Kanunumuz sahibinin elinden isteğiyle çıkan taşınır eşyalar bakımından iyiniyetli kimseleri koruduğu ve onlara ayni hakkı kazandırdığı halde, sahibinin elinden isteği olmadan çıkmış olan taşınır eşyalar söz konusu olunca iyiniyetli kimseleri değil, asıl hak sahiplerini korumakta ve ayni hakkın kazanılmasına imkan vermemektedir. Bu, gayet mantıki bir sonuçtur; çünkü bir taşınır eşyasını kendi isteğiyle başka bir kimseye bırakan asıl malik; günün birinde bu eşyasını tekrar elde edememek tehlikesini de hesaba katmalıdır. Nitekim, karşısındaki kişiye yeter derecede güvenemiyorsa, eşyasını ona bırakmamak elindedir. Buna rağmen eşyasını ona vermişse, artık bunun sonuçlarına da bizzat katlanmayı göze almış demektir. Oysa, eşyası kendi isteği olmadan elinden çıkmış olan kişilerin durumu böyle değildir. Bu eşyalar, sahipleri hiç de istemedikleri
halde onların elinden çıkmıştır, örneğin çalınmış, kaybedilmiş veya gaspedilmişlerdir. Pek tabii burada hak sahiplerinin menfaatını, iyiniyetli kişilerin menfaatından üstün tutmak gerekecektir. Sahibinin elinden isteği olmadan çıkan taşınır eşyalar üzerinde iyiniyetle ayni bir hak kazanmak mümkün değildir, kural budur. Ancak, kanunumuz bu kurala bir istisna da getirmiştir. Gerçekten, MK.m.990 uyarınca "Zilyet, iradesi dışında elinden çıkmış olsa bile, para ve hamile yazılı senetleri iyiniyetle edinmiş olan kimseye karşı taşınır davası açamaz".

Demek ki, para ile hamile yazılı senetler, örneğin böyle bir poliçe veya hisse senedi, sahibinin elinden isteği olmadan çıkmış olsalar, yani çalınsalar, kaybedilseler veya gaspolunsalar dahi, bu durumu bilmeyen kimseler, yani iyiniyetli kişiler bunları edinebileceklerdir.
Örneğin Ahmet cüzdanını yolda düşürse, bunu bulan Mehmet de cüzdandaki 30 milyon lira ile kunduracı Ali’den kendisine bir ayakkabı satın alsa, Ahmet durumu öğrenince kunduracı Ali’ye başvurarak bu parayı düşürmüş olduğunu, onu kendisine geri vermesini isteyemez; çünkü kunduracı Ali iyiniyetli olduğu, yani bu paranın bulunmuş bir para olduğunu bilmediği takdirde onu kazanmış olur.

Yukarıda sahibinin elinden isteği olmadan çıkmış olan taşınır eşyalar üzerinde iyiniyetle mülkiyet hakkının kazanılamayacağını belirtmiş ve kanunumuzun burada asıl hak sahibini korumakta olduğunu ifade etmiştik. Ancak, kanunumuz iyiniyetli olan kişileri tamamen korumasız da bırakmış değildir. Gerçekten, MK.m.989/II’ye göre, bir kimse sahibinin elinden isteği olmadan çıkmış olan bir taşınır eşyayı bu durumu bilmeyerek, yani iyiniyetle açık artırmadan veya pazardan ya da benzeri eşyaları satanlardan satın almışsa, bu takdirde yine de o eşya üzerinde mülkiyet hakkını kazanamaz; fakat bu eşya ondan, ancak ödemiş olduğu bedel kendisine verilmek şartıyla geri istenebilir. Buna doktrinde bedel karşılığı geri verme (bedel mukabili iade) denir.

Bunu bir örnekle açıklayalım: Ahmet saatini çaldırmış, Mehmet çalınmış olan saati bir saatçi dükkanından 40 milyon liraya satın almıştır ve bunun çalınmış bir saat olduğunu da bilmemektedir. Günün birinde Ahmet çalınmış olan saatini Mehmet’te gördüğü zaman, saatin kendisine geri verilmesini isterse, Mehmet bu saat için saatçiye ödemiş olduğu 40 milyon lira Ahmet tarafından kendisine ödenmedikçe onu Ahmet’e geri vermek zorunda değildir.
Taşınmazlar Üzerindeki Mülkiyet Hakkının Kazanılması Taşınmaz, yerinde sabit olan, bulunduğu yerden başka bir yere taşınamayan eşya demektir. Medeni Kanunumuz nelerin taşınmaz olduğunu 704 üncü maddesinde saymıştır. Bunlar arazi, tapu kütüğünde ayrı sayfaya kaydedilen bağımsız ve sürekli haklar ve kat mülkiyeti kütüğüne kayıtlı bağımsız bölümlerdir.

Taşınmaz üzerinde mülkiyet veya diğer bir ayni hakkın kazanılması kural olarak tapu siciline tescil ile mümkün olur (MK.m.705). Tapu sicili resmi sicillerden olduğu için, sicildeki kayıtların doğru olduğu hakkında adi bir karine mevcuttur (MK.m.7). O halde, herkes bu kayıtların doğruluğuna güvenebilir ve bu güveni de kanun tarafından korunmaktadır. Gerçekten MK.m.1023 uyarınca "Tapu kütüğündeki tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur".

Bunu bir örnekle açıklayalım: Ahmet’e ait bir tarla tapu kütüğünde yanlışlıkla Mehmet adına tescil edilmiştir. Ali, tapu kütüğünde bu kayda dayanarak sözü geçen tarlayı tapuda halen malik olarak görünen Mehmet’ten satın alırsa, iyiniyetli olduğu, yani tapudaki kaydın yanlış olduğunu bilmediği takdirde tarla üzerindeki mülkiyet hakkını kazanmış olur. Tarlanın asıl maliki olan Ahmet iptal davası açarak bunu Ali’den geri alamaz.
Aile Hukukunda
İyiniyetli olmanın aile hukukunda da işlevi vardır. Şöyle ki: Evli olan bir kimse ikinci bir evlenme yapamaz. İkinci bir evlenme yapmış olursa, bu evlenme mutlak butlan ile sakatlanmıştır, yani iptal davası açılarak ortadan kaldırılabilir (MK.m.145 b.1; 146). Fakat ikinci evlilik henüz iptal edilmeden önce birinci evlilik ölüm veya boşanma sebebiyle ortadan kalkarsa ve ikinci evlilikteki eş de iyiniyetli ise, yani evlendiği kişinin halen evli olduğunu bilmiyor idiyse, artık ikinci evliliğin iptaline karar verilemez (MK.m.147/III).

Durumu bir örnekle canlandıralım: Ahmet 1960 yılında Ayşe ile evlenmiş, aradan 4 yıl geçtikten sonra da Fatma ismindeki bir kadınla ikinci bir evlenme yapmıştır. Ahmet’in Fatma ile yaptığı bu ikinci evlilik batıldır ve mutlak butlan davası açılmak suretiyle ortadan kaldırılabilir. Hatta bu davayı savcı dahi açabilir. İkinci evlilik böyle bir davayla henüz ortadan kaldırılmadan önce ilk evlilik Ayşe’nin ölmesi sebebiyle sona erecek olursa, Fatma, Ali’nin daha evvelce Ayşe isminde biriyle evli olduğunu bilmediği, yani iyiniyetli olduğu takdirde artık bu ikinci evlilik mutlak butlan davası ile ortadan kaldırılamaz, böylece de Fatma’nın iyiniyeti korunmuş olur.
Borçlar Hukukunda
İyiniyetin borçlar hukukundaki önemini belirtmek üzere alacağın temliki ile ilgili bir örnek verebiliriz:
Alacağın temliki, bir alacağın alacaklı tarafından yazılı şekilde bir başkasına devredilmesidir (BK.m.163 vd). Alacağını başka bir kimseye devretmek isteyen alacaklı, bunun için borçlunun iznini (muvafakatını) almak zorunda değildir.

Borçlu, alacağın temlikinden haberdar olursa borcunu artık yeni alacaklıya ödemek mecburiyetindedir; fakat alacağın temlik edildiği kendisine bildirilmemişse, borcunu eski alacaklısına ödemekle borcundan kurtulur (BK.m.165). Burada borçlu, alacağın başkasına devredilmiş olduğunu bilmediği, kendisine bu hususta bilgi verilmediği için iyiniyetlidir ve kanun onu korumaktadır. Bu sebepledir ki, yeni alacaklı artık ondan borcu kendisine ödemesini isteyemez.
İyiniyetin Mahiyeti
Medeni Kanunumuz, 3.maddesinde "Kanunun iyiniyete hukuki bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır" demek suretiyle herkesin iyiniyetli olduğunu farz ve kabul etmiştir. Bu suretle de iyiniyet bir karine mahiyeti kazanmıştır.

Karine, mevcut ve bilinen olgulardan (vakıalardan) bilinmeyen bir olgunun (vakıanın) varlığı sonucunu çıkarmaktır. Karinelerin en önemli işlevi, iddiasını bir karineye dayandıran kimseyi ispat yükünden kurtarması, bunu karşı tarafa geçirmesidir.

İyiniyet karinesi de bir kimseyi iyiniyetli olduğunu ispattan kurtarır. Karşı taraf, bu kişinin iyiniyetli olmadığını, yani iyiniyet karinesinin bu kişi hakkında geçerli olamayacağını ispat etmek zorundadır. Bu hususun ispatında MK.m.3 hükmünün ikinci cümlesi kendisine adeta yol göstermektedir.
Gerçekten MK.m.3c.2’ye göre, "Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz".

O halde, karşı taraf, hak kazanmakta olan kişinin iyiniyetli olmadığını, onun kendisinden beklenen özeni göstermemiş olduğunu ispat etmek suretiyle ortaya koyacaktır.

Bunu bir örnekle açıklayalım: Mehmet, arkadaşı Ahmet’ten bir süre okumak üzere ariyet olarak aldığı kitabı Ali’ye satmıştır. Burada Ali’nin iyiniyetli olduğu, yani bu kitabın Ahmet’e ait olduğunu bilmediği karine olarak kabul edilmektedir. Ahmet’in kitabını Ali’den geri alabilmesi için, onun iyiniyetli olmadığını ispat etmesi gerekiyor. Ahmet, "eğer Ali biraz dikkat etseydi kitabın bana ait olduğunu farkedebilirdi; çünkü iç kapakta benim adım ve soyadım, hatta okul numaram yazılı idi. O, kendisinden beklenen dikkat ve özeni göstermemiştir", diyerek Ali’nin iyiniyetli olmadığını ispat edebilir ve böylece kitabını ondan geri alabilir.
HAKKIN KAYBEDİLMESİ
Hakkın kaybedilmesi, bir hakkın sahibinden ayrılması, onun elinden çıkması demektir. Hakkın kazanılmasında olduğu gibi, kaybedilmesinde de hukuki olaylar, hukuki fiiller ve hukuki işlemler rol oynar.

Hakkın kaybedilmesi, bir hakkın hak sahibinden ayrılması, onun elinden çıkması demektir. Nasıl ki hakların kazanılmasında hukuki olaylar, hukuk fiiller ve hukuki işlemler söz konusu oluyorsa, hakların kaybedilmesinde de bunların rolü vardır.

Gerçekten, bir hak bazen bir hukuki olay, bazen bir hukuki fiil, bazen de bir hukuki işlem dolayısıyla kaybedilmiş olur. Örneğin bir hukuki olay olan ölüm dolayısıyla hak sahibinin kişiliğine bağlı haklar ortadan kalkar. Diğer bir deyimle, kişiye bağlı haklar mirasçılara geçemeyeceğinden hak sahibinin ölümüyle birlikte bu tür haklar (velayet hakkı, kişilik hakları gibi) sona ererler. Hakkın konusunu oluşturan eşyanın yok olması da eşya üzerindeki hakkı ortadan kaldırır; örneğin bir kimsenin otomobili yanıp kül olursa veya beslemekte olduğu ineği ölürse, onlar üzerindeki mülkiyet hakkı da kendiliğinden sona ermiş olur. Bazen kanunda belirtilmiş olan belli bir sürenin hak kullanılmaksızın geçmiş olması da hakkı ortadan kaldırır. Bu süreye hukukta hak düşürücü süre (sukutu hak müddeti) denir; örneğin mirasçılar mirasbırakanın ölümünü öğrendikleri tarihten itibaren üç ay içinde mirası reddetme hakkına sahiptirler (MK.m.606). Eğer bir mirasçı bu süre içinde ret hakkını kullanmazsa, mirası kayıtsız şartsız kazanmış olur (MK.m.610). Bütün bu örnekler hakların bir hukuki olay dolayısıyla kaybedilebileceğini göstermektedir.

Haklar bir hukuki fiil sonucunda da kaybedilebilirler; örneğin bir kimse eskimiş olan ayakkabılarını çöplüğe atarsa veya bakmaktan usandığı kedisini sokağa bırakırsa, onlar üzerindeki mülkiyet hakkını kaybetmiş olur. Buna hukuk dilinde terk adı verilir (MK.m.778). Bu eşyalar artık sahipsiz eşya haline gelmiş olurlar. Mirasçılardan biri miras bırakanı öldürdüğü takdirde, kanundan ötürü mirasçılık hakkını kaybeder (MK.m.578). Buna mirastan yoksunluk denir. Medeni Kanunumuz eşlerden birinin zina yapması halinde diğer eşe boşanma davası açma hakkı vermektedir (MK.m.161). Fakat dava hakkına sahip bulunan eş, diğerini affederse bu hakkını kaybetmiş olur.

Nihayet hukuki işlemler de hakların kaybedilmesi sonucunu doğururlar ki, uygulamada en çok rastlanılan yol da budur. Gerçekten, bir hak, sahibi tarafından bir hukuki işlemle başka bir kimseye devredilmek suretiyle kaybedilir; fakat aynı hukuki işlem dolayısıyla diğer taraf bu hakkı kazanır; örneğin bir kimse maliki bulunduğu otomobilini başkasına satar ve teslim ederse, otomobil üzerindeki mülkiyet hakkını kaybeder, ancak bu hakkı alıcı kazanmış olur.
Hakkın Kullanılmasının Sınırları
Hakkı hukuk düzeninin kişilere tanıdığı yetkiler veya koruduğu menfaatler olarak tanımlamıştık.

Bir hak sahibinin hakkını kullanırken nasıl davranması, nelere dikkat etmesi gerektiği, bazen bir kanun hükmüyle belirlenmiş olabilir; örneğin Anayasamız 35.maddesinde mülkiyet hakkının toplum yararına aykırı olarak kullanılmayacağını belirttiği gibi, Medeni Kanunumuz da taşınmaz malikinin hakkını kullanırken komşusuna zarar verecek her türlü taşkınlıklardan kaçınmak zorunda olduğunu belirtmiş ve komşular arasında hoşgörülebilecek dereceyi geçen gürültüler ve sarsıntıları yapmayı, duman, kurum ve rahatsızlık veren sair toz, buğu ve koku çıkarmayı yasaklamıştır (m.737). O halde, bir apartman dairesine malik bulunan kimse, mülkiyet hakkından doğan yetkimi kullanıyorum diyerek gece yarısı radyosunun sesini sonuna kadar açıp müzik dinleyemez, balkondan hergün halı, kilim silkeleyemez.
Hakkın Kullanılmasında Dürüst Davranma
Bir hakka sahip bulunan kimse, bu hakkını nasıl kullanacaktır? Anayasamız ve Medeni Kanunumuz bu konuda özel hükümler koymuşlardır. Ancak, bir hakkın nasıl kullanılması gerektiği yolunda Medeni Kanunumuz genel bir kural getirmiştir ki, bukurala "dürüstlük kuralı" diyoruz. Dürüstlük kuralı, bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi, yani dürüst, namuslu, aklı başında, davranışının sonucunu bilen, orta zekalı her insanın benzer olaylarda izleyecek olduğu yolda hareket etmesi demektir. Bir hak, sahibi tarafından iyiye kullanıldığı sürece hukuk düzeni tarafından korunur. Hak sahibi hakkını kötüye kullanırsa, hukuk düzeni onu korumaz. Hakkın kötüye kullanılması demek, bir hakkın dürüstlük kurallarına apaçık derecede aykırı surette ve özellikle amacı dışında kullanılmış olması ve bundan da başkalarının zarar görmüş veya zarar görme tehlikesiyle karşılaşmış bulunmaları demektir.

Hakların kullanılmasında belli davranış biçimlerini gösteren bu tür özel hükümlerin yanında Medeni Kanunumuz genel bir kural da getirmektedir. Gerçekten, Medeni Kanunun 2. maddesine göre, "herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır".Kanun bu hükmüyle, bir hakkı kullanırken veya bir borcu yerine getirirken nasıl davranmamız gerektiğini gayet genel bir biçimde belirtmektedir. Bu kurala dürüstlük ya da dürüst davranma denilmektedir.

Dürüstlük kuralları, herhangi bir makam tarafından konulmuş bulunan yazılı kurallar değildir. Bunlar "toplumdaki dürüst, namuslu ve orta zekalı kişilerin ahlak, dürüstlük ve karşılıklı güven esaslarına uygun olarak sürekli davranışları sonucunda meydana gelen ve toplum tarafından da toplumun menfaatlarına ve iş hayatı gereklerine uygun görülerek benimsenen kuralların tümüdür".

O halde, bir hak sahibi hakkını kullanırken veya bir borçlu borcunu yerine getirirken acaba dürüstlük kurallarına uygun davranmış mıdır, davranmamış mıdır sorusunu cevaplandırırken bakacağız: Eğer bu hak sahibi veya borçlu; namuslu, dürüst, güvenilir, orta zekalı ve makul (aklı başında) bir kimse gibi davranmışsa, dürüstlük kurallarına uygun hareket etmişdir, diyeceğiz. Aksi takdirde ise, bu kişinin hakkını iyi kullanmadığı sonucuna varacağız.
Bunu şu örnekle açıklayabiliriz.

Okul kafeteryasında oturmakta olan bir öğrenci, bozuk parası olmadığı için bir arkadaşından 250.000 lira borç (karz) almış ve borcunu ertesi gün ödeyeceğini söylemiştir. Borçlu öğrenci 250.000 liralık bu borcunu ertesi gün sabaha karşı saat 04’te alacaklı arkadaşının evine gidip onu uykudan uyandırarak ödemeye kalkışırsa, acaba dürüstlük kuralına uygun davranmış olacak mıdır? Bu soruya verilecek normal cevap da hayır olmak gerekir; çünkü borçlu öğrenci her ne kadar bu suretle borcunu yerine getirmek istemekteyse de, sabaha karşı alacaklıyı yatağından kaldırarak onu alacağını almaya davet etmek, orta zekalı, aklı başında dürüst bir kimsenin yapacağı davranış biçimi olamaz.

Dürüstlük kurallarının ayrıca hukuki işlemlerin ve kanunların yorumunda, hukuki işlemlerin hakim tarafından tamamlanmasında da işlevi vardır. Bu konuları ayrı ayrı incelemek faydalı olmakla beraber, derslerimizin sayısı buna imkan vermemektedir. Bu itibarladır ki, biz burada sadece Emprevizyon Teorisi üzerinde kısaca durmakla yetineceğiz.

Bir sözleşme yapıldıktan sonra hal ve şartlarda büyük ölçüde değişiklikler meydana gelse ve bu yüzden borçlunun durumu çok ağırlaşsa (müşkülleşse) dahi kural olarak bu sözleşmenin aynen yerine getirilmesi gerekir; çünkü verilmiş olan söze sadakat göstermek, ondan dönmemek doğruluk icabıdır. Buna ahde vefa ilkesi denir. Ancak, bu ilkenin mutlak bir ilke olarak her zaman uygulanması, bazen dürüstlük kurallarına aykırı sonuçlar doğurabilir. Gerçekten, sözleşme yapılırken önceden görülemeyen ve tahmin edilemeyen, dolayısıyla da hükme bağlanamayan "olağanüstü bir halin" sonradan ortaya çıkması yüzünden taahhüdün borçlu tarafından eski şartlarla aynen yerine getirilmesi, onun mahvolmasına sebep olur. Bu ise, dürüstlük kurallarıyla bağdaşmaz. İşte bu gibi hallerde hakimin borçlunun talebi üzerine sözleşmeyi yeni durum ve şartlara uydurmak maksadıyla değiştirebilmesi veya tamamen feshedebilmesi (ortadan kaldırabilmesi) mümkün olmalıdır. Bu görüşe emprevizyon teorisi (öngöremezlik teorisi) denilmektedir.
Bunu bir örnekle açıklayalım: Müteahhit Ahmet, devletle bir sözleşme yaparak 20 trilyon lira götürü bedelle 4 yıllık bir süre sonunda bir baraj inşa etmeyi taahhüt etmiştir. Sözleşme yapıldıktan bir yıl sonra demir ve çimento fiyatlarında olağanüstü bir yükselme olmuş, gümrük resmi de % 100 artmıştır diyelim. Bu yeni durumda müteahhitten taahhüdünü eski şartlarla, yani ek bir bedel istemeksizin yerine getirmesi istenirse, müteahhit bu barajın tamamlanması için belki de kendisine ödenecek 20 trilyon liradan 15 trilyon lira daha fazla masraf yapmak zorunda kalacak, böylece de muhtemelen iflasa sürüklenecektir. Emprevizyon teorisine göre, bu durumda müteahhit, hakime başvurarak sözleşmenin yeni durum ve şartlara uyarlanmasını veya tamemen feshedilmesini talep edebilmelidir; çünkü sözleşme yapılırken onun bir yıl sonra böyle olağanüstü bir durumun ortaya çıkabileceğini öngörmüş olması ve ona göre sözleşmeye gerekli hükümleri koydurtması ihtimali yoktu. Emprevizyon teorisinin bu görüşüne Türk hukukunda yer verilmiştir. Nitekim Borçlar Kanunumuzun 365.maddesinin 2.fıkrası istisna (eser) sözleşmesinde ücret götürü olarak tespit edilmiş olduğu takdirde şöyle diyor: "Fakat evvelce tahmin olunamayan veya tahmin olunup da iki tarafça nazara alınmayan haller, işin yapılmasına mani olur veya yapılmasını son derece işkal ederse (müşkülleştirirse) hakim, haiz olduğu takdir hakkı dolayısıyla ya takarrur eden (kararlaştırılmış olan) bedeli tezyid (yükseltir) veya mukaveleyi fesheder".
Hakkın Kötüye Kullanılması
Medeni Kanunumuz m.2/1’de herkesin haklarını kullanırken veya borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymasını emretmiş, aynı maddenin 2.fıkrası da bunun yaptırımını koymuştur. Gerçekten MK.m.2/II’ye göre "Bir hakkın açıkca kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz".
Bir hak, sahibi tarafından iyi kullanıldığı sürece korunmaya layıktır. Fakat hak sahibi hakkını kötüye kullanıyorsa (suiistimal ediyorsa), artık hukuk düzeni bunu korumaz. İşte Medeni Kanunumuz da daha 2.maddesinde "genel yaptırım" ile hakların kötüye kullanılmasını korumayacağını belirtmiştir.

Bir hak ne zaman kötüye kullanılmış sayılacaktır? Doktrinde yazarların çoğunluğu tarafından kabul edildiği üzere, bir hakkın kötüye kullanılması demek, o hakkın dürüstlük kurallarına apaçık (aşikar) derecede aykırı surette ve özellikle amacı dışında kullanılmış ve bundan da başkalarının zarar görmüş veya zarar görme tehlikesiyle karşılaşmış olmaları demektir. Pek tabiidir ki, bir hakkın kullanılması başkalarının menfaatlarını zarara uğratınca hemen "bu hak kötüye kullanılıyor" demek doğru olmaz; çünkü bir hakkın kullanılması çoğu kez başka bir kimsenin menfaatına dokunabilir; örneğin apartmanımızın yanındaki boş arsaya sahibi tarafından bir apartman yaptırılması, manzaramız kapanacağından dolayı menfaatımıza dokunur. Fakat arsanın sahibi burada hakkını kullanmaktadır. "Malik hakkını kötüye kullanıyor, bu arsaya apartman yaptırmasın" diyemeyiz; çünkü bu
hakkın kullanılmasının ona sağladığı menfaat, bizim uğradığımız kayıptan çok fazladır. Amma bu kimse arsasında apartman yaptırmayıp onun etrafını 10 metrelik bir duvarla çevirtirse, durum değişecektir; çünkü bu halde 10 metre yükseklikte bir duvar çevirmenin malike sağlayacağı fayda, bizim bu yüzden uğradığımız kayıba oranla pek azdır. Arsanın maliki bize zarar vermek kastıyla hareket etmemiş olsa bile hakkını dürüstlük kurallarına uygun surette kullanmış sayılmamak gerekir. Bu kişi, arsasının etrafını 1 metre yüksekliğinde bir duvarla çevirtse, pekala amacını gerçekleştirmiş olur; duvarı ille de 10 metre yükseltmenin kendisine sağlayacağı menfaat nedir ki!…
Medeni Kanunumuz hakkın kötüye kullanılmasını korumaz; başka bir deyimle, hak sahibinin bu suretle erişmek istediği sonucunu ona vermez. Medeni Kanunumuz bu genel yaptırımın yanında, bir takım özel yaptırımlar da getirmiştir.

Buna bir örnek verelim: Medeni Kanun m.188’e göre, "eşlerden herbiri, ortak yaşamın devamı süresince ailenin sürekli ihtiyaçları için evlilik birliğini temsil eder". Ancak, "eşlerden biri birliği temsil yetkisini aşar veya bu yetkiyi kullanmada yetersiz kalırsa hakim, diğer eşin istemi üzerine temsil yetkisini kaldırabilir veya sınırlandırabilir" (MK.m.190).
Hakkın Korunması Yolları
Hakkın korunması modern hukuk sistemlerinde devlet eliyle olmaktadır. Hak sahibi hakkının devlet eliyle korunması için dava açar. İstisnai olarak haklar bazen bizzat sahipleri tarafından da korunur. Örneğin meşru müdafaa ve zaruret halinde durum böyledir. Hakkın korunmasında ispat sorunu da önem kazanır. Acaba bir davada iddiaları kim ispat edecektir?
Buna "ispat yükü" denir. Medeni Kanunumuz aksi belirtilmedikçe taraflardan her birinin kendi iddiasını ispatla yükümlü olduğunu belirtmiştir. Ancak, iddiasını kanuni bir karineye dayandıran kimse ispat yükünden kurtulur.

Günümüzde modern hukuk sistemlerinde haklar kural olarak devlet eliyle korunmaktadır. Oysa eski devirlerde hak, bizzat sahibi tarafından korunuyordu; yani hak, kuvvete dayanılarak hak sahibi tarafından bizzat elde ediliyordu. Ancak, bizzat hak alma (bizzat ihkakı hak) denilen bu yol, modern düşüncenin benimseyeceği ve kabul edebileceği bir yol değildi; çünkü bizzat hak alma yolunda hak sahibi, hakkını kuvvete başvurarak elde ettiği içindir ki, fiziki olarak kuvvetli olanlar daima hakkını alabiliyor, fakat zayıf ve güçsüzler haklarını elde etmekte başarılı olamıyorlardı. Kişiler arasında baş gösteren bu eşitsizliğin giderilmesi, ancak bu görevin devlet tarafından üstlenilmesiyle mümkün olabilirdi. İşte bu nedenledir ki, modern hukuk sistemleri hakların devlet eliyle korunması ilkesini kabul etmişlerdir. Diğer bir deyimle hak sahibi, hakkını devletin yargı organları önünde dava açmak suretiyle ve gerektiğinde bu organların zorlamasıyla elde etmektedir.

Gerek özel hukukta, gerek kamu hukukunda genel kural böyle olmakla beraber, hukuk düzeni istisnai bazı hallerde hak sahibinin, hakkını bizzat korumasına imkan vermektedir. Aşağıda bu konuları kısaca ele alacağız.
Hakkın Devlet Eliyle Korunması
Hakkın devlet eliyle korunmasından maksat, hak sahibinin devletin ilgili organlarına başvurarak hakkının tanınmasını istemesidir. Hak sahibi bunu, dava açmak suretiyle yapar. O halde, hak sahiplerinin dava hakkı da vardır.

Dava hakkı, bir kimsenin devletin bağımsız ve tarafsız yargı organlarına, yani mahkemelere başvurarak hakkının elde edilmesini isteme yetkisidir. Bir kimsenin başvurarak hakkının korunması veya elde edilmesi için devletin harekete geçmesini istemesine dava denir. Bir kimsenin hakkını elde edebilmek için mutlaka da dava açması gerekmez. Gerçekten, bir hak sahibinin, dava hakkı yanında, talep hakkı da vardır. Talep hakkı bir kişinin hakkını elde etmek veya hakkına saygı gösterilmesini sağlamak üzere karşısındaki kişiye yönelttiği isteme yetkisidir. Hak sahibi ilk önce talep hakkını kullanarak hakkını elde etme yoluna gider. Eğer bu yoldan hakkını elde etme imkanını bulamazsa, o zaman dava hakkını kullanma
zorunluluğu ortaya çıkar. Örneğin bir kimse herhangi bir malını satmışsa alıcıya karşı talep hakkını kullanarak satılan malın bedelini kendisine ödemesini ister. Alıcı bu talep karşısında olumlu davranır ve borcunu öderse artık dava açmaya lüzum kalmaz. Buna karşılık hak sahibinin talebi sonuç vermediği, yani alıcı borcunu ödemediği takdirde, satıcının dava hakkına dayanarak hakkını yargı organları vasıtasıyla elde etmesi zorunlu olur. O halde, dava hakkı talep hakkının mahkemeler önünde kullanılması demektir.

Devlet, yargı organı olan mahkemeler vasıtasıyla, önceden belirlenmiş usul ve kurallara göre kişinin talebini yerine getirerek, talepte bulunan kişiyi haklı bulduğu takdirde hakkı kendi kuvvetiyle korur ve hak sahibine verir.

Talep hakkı sözle veya yazılı olarak kullanılır; örneğin satıcı sattığı malın bedelini ödemesi için alıcıya telefon edebileceği gibi, mektup veya noter aracılığıyla göndereceği bir ihtarname (protesto) ile de hakkını talep edebilir.
Hakkın Bizzat Sahibi Eliyle Korunması
Hakkın bizzat sahibi eliyle korunması yolu, daha evvelce de belirtmiş olduğumuz gibi, istisnai yoldur. Kural, hakkın devlet eliyle korunmasıdır. Hukuk düzeni bazı istisnai hallerde bir kimsenin, hakkını bizzat kendisinin korumasına izin vermektedir. Bu istisnai hallere örnek olarak meşru müdafaa, zaruret hali ve kuvvet kullanma (bizzat ihkakı hak) hallerini gösterebiliriz.

Meşru müdafaa (haklı savunma), Borçlar Kanunumuzun 52. ve Ceza Kanunumuzun 49. maddelerinde yer almıştır. Ceza Kanunumuza göre "gerek kendisinin gerek başkasının nefsine veya ırzına vukubulan taarruzu (saldırıyı) filhal defi (anında defetmek) zarureti ile yapılan müdafaa" meşru müdafaadır. Borçlar Kanunumuz ise 52.maddesinin ilk fıkrasında "meşru müdafaa halinde mütecavizin (saldırganın) şahsına(kişiliğine) veya mallarına yapılan zarardan dolayı tazminat lazım gelmez" demektedir.

Meşru müdafaa, bir kimsenin, kendi kişiliğine veya malına ya da başka bir kimsenin kişiliğine veya malına karşı yapılan hukuka aykırı ve halen devam eden bir saldırıyı defetmek için yaptığı ölçülü ve uygun savunmadır.

O halde, bir kimse kişilik haklarına, örneğin vücut tamlığına karşı yapılan haksız bir saldırı karşısında kalırsa, başkaca bir savunma imkanı bulamadığı takdirde kuvvet kullanmak suretiyle kendisini savunabilecektir ve bunun sonunda doğan zararları ödemek zorunda kalmayacağı gibi, herhangi bir cezayla da cezalandırılmayacaktır.

Zaruret hali (ıztırar hali) kendisini veya başkasını bilerek sebebiyet vermediği zarardan yahut derhal vuku bulacak bir tehlikeden kurtarmak için başkasının mallarına zarar vermektir. Örneğin bir kimse, içinde bulunduğu binada yangın çıkması üzerine canını kurtarmak için komşu evin damına atlar ve onun kiremitlerini kırarsa veya kendisine saldıran vahşi bir hayvandan canını kurtarmak için bir kimsenin evinin kapısını kırarak içeriye sığınırsa, her iki halde de zaruret hali (darda kalma hali) söz konusu olur. Ancak bu kimse verdiği zararı ödemekle yükümlüdür. (BK.m.52/I)

Kuvvet kullanma, yani bir kimsenin hakkını bizzat kuvvete başvurarak koruması, ancak Borçlar Kanunumuzun m.52/III hükmünde öngörülen şartların mevcudiyeti halinde hukuka aykırı sayılmaz. Gerçekten, BK.m.52/III’e göre, "Kendi hakkını vikaye (koruma) için cebri kuvvete müracaat eden kimse, hal ve mevkie nazaran zamanında hükümetin müdahalesi temin edilemediği yahut hakkının ziyaa uğramasını (kaybını) yahut haklarının kullanılması hususunun pek çok müşkül olmasını men için (gidermek için) başka vasıtalar mevcut olmadığı takdirde, bir gûna tazminat itasıyla (tazminat ödemekle) mükellef olmaz".

Buna benzer bir hüküm de Medeni Kanunumuzun 981.maddesinde yer almıştır. Sözü geçen hükme göre, zilyet bütün gasp ve saldırı fiillerini kuvvet kullanmakla defetmek hakkına sahiptir. Kanunun zilyetlere tanıdığı bu hakka savunma hakkı denir ki, bunu Borçlar Kanununun 52.maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkının özel bir hali olarak kabul edebiliriz. Zilyet, yani bir eşyayı fiili hakimiyet alanı içinde bulunduran kimse, kendisine tanınmış olan savunma hakkını, zilyetliğini saldırılara karşı korumak ve gasbedilen zilyetliğini yeniden ele geçirmek için kullanır. Zilyet rızası dışında alınan şeyi, taşınmazlarda el koyanı kovarak, taşınırlarda eylem sırasında veya kaçarken yakalananın elinden alarak zilyetliğini koruyabilir Ancak zilyet, kuvvet kullanırken durumun haklı göstermediği derecede kuvvet kullanmaktan kaçınmakla yükümlüdür. O halde, zilyet, elinden çantasını kapıp kaçan kişiyi derhal yakalayıp kolunu kıvırmak suretiyle çantasını geri alabilecek iken, onu bıçakla yaralayarak veya öldürerek çantasını geri almaya kalkışamaz.

Bu konuyu bitirirken tekrar belirtelim ki, bir kimsenin hakkını kuvvet kullanarak bizzat koruma yoluna gidebilmesi için, hakkın kaybolması tehlikesinin mevcut olması ve o anda hükümet kuvvetlerine başvurmanın imkansız bulunması şarttır. Eğer hükümet kuvvetlerinin müdahalesini sağlama imkanı mevcut olmasına rağmen kuvvete başvurulacak olursa, bu hareket hukuku çiğneyen bir fiildir ve failini meydana gelen zararı ödemek zorunda bırakır.
Hakkın Korunmasında İspat Yükü
Hak sahibinin hakkını bizzat koruması ancak istisnai hallerde sözkonusu olabilir. Modern hukuk sistemlerinde hakların korunması ancak devlet eliyle sağlanır. Bu da bir dava yoluyla gerçekleşir.

Davada taraflardan biri davacı, diğeri ise davalıdır. Dava, iddia ve savunma olmak üzere iki kısımdan oluşur. Davacının talebinin özünü iddia oluşturur. Böyle bir iddia karşısında kalan davalı, bu iddiaya karşı kendisini savunur. Savunma, davalının kendisine karşı ileri sürülmüş olan talebin tamamen veya kısmen doğru olmadığını ileri sürmesi demektir ki, buradan savunmanın özünü de iddianın oluşturduğu sonucu çıkar.

O halde, bir davada ortaya çıkan en önemli sorun, iddia ve savunma olarak ortaya atılan olguları kimin ispat edeceğidir. İşte bu önemli sorunu, Türk Medeni Kanunu bir ilkeye bağlamıştır ki, buna ispat yükü denir.

Medeni Kanunumuzun 6.maddesinde düzenlenen bu ilkeye göre "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.". O halde, bir davada davacı iddiasını dayandırdığı olguları, davalı da savunmasını dayandırdığı olguları ispat etmek zorundadır. Örneğin davacı, açmış olduğu alacak davasında davalıdan kefalet borcu olarak yüz milyon lira alacağı olduğunu iddia ederse, aralarında kefalet sözleşmesi bulunduğunu ispat edecektir. Bu iddia karşısında kalan davalı, türlü savunma yollarına başvurabilir. Gerçekten davalı, ileri sürülen iddianın dayandığı olguyu kabul etmez, yani davacı ile aralarında bir kefalet sözleşmesi bulunmadığını söyler ki, buna inkar denir. Davalı, iddianın dayandığı olguyu inkar etmemekle beraber, bu olgudan iddia edilen hakkın doğmadığını veya halen ortadan kalkmış olduğunu ileri sürebilir ki, buna itiraz denir. Örneğin davalı, davacı ile aralarında kefalet sözleşmesi bulunduğunu inkar etmez, ancak kanunun aradığı yazılı şekilde yapılmadığından bu sözleşmenin hükümsüz olduğunu söyler. Nihayet davalı, iddianın dayandığı olgudan iddia edilen bir hakkın doğmuş olduğunu kabul etmekle beraber, mevcut bir sebepten dolayı davacının bu hakkını dava yoluyla istemeyeceğini ileri sürebilir ki, buna da def'i denir. Örneğin davalı, kefalet sözleşmesinden doğan alacağın zamanaşımına uğramış olduğunu söyler.

Davada hakim, itirazı davalı tarafından ileri sürülmesine gerek kalmaksızın kendiliğinden (resen) dikkate almak zorunda olduğu halde, def’iyi kendiliğinden (resen) dikkate alamaz; bunu mutlaka taraflardan birinin ileri sürmüş olması şarttır.

Medeni Kanunumuzun 6.maddesinde konulan ispat yükü ilkesinin istisnaları da vardır ki, bunlardan en önemlisi karinedir.
Karine, bilinen bir durumdan bilinmeyen bir durumun varlığı sonucunu çıkarmaktır. İddiasını kanuni bir karineye dayandıran taraf ispat yükünden kurtulur, karşı taraf karinenin aksini ispat etmek suretiyle onun doğru kabul edilen iddiasını çürütebilir. Örneğin, Medeni Kanunumuz, 3.maddesinde "iyiniyet karinesi"ne yer vermiş, yani hak sahibi olmayan bir kimseden bir hakkı kazanan kimseyi iyiniyetli kabul etmiştir. O halde, bu hakkı kazanan kimse iyiniyetli olduğunu ispat etmek zorunda değildir. Fakat karşı taraf onun iyiniyetli olmadığını ispat etmek suretiyle hakkındaki karineyi çürütebilir.

Medeni Kanunumuzun kabul etmiş olduğu karinelerden biri de, resmi sicil ve senetlerin doğruluğu hakkındaki karinedir. Gerçekten, MK.m.7 uyarınca, resmi sicil ve senetler belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur. Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, herhangi bir şekle bağlı değildir.

Resmi siciller, devlet memurları veya noter gibi resmi makamlar tarafından tutulan sicillerdir. Örneğin kişisel durum sicili (nüfus kütüğü), tapu sicili, ticaret sicili, evlenme sicili ve gemi sicili gibi.
Resmi senet ise, noterler veya yetkili resmi makamlar tarafından düzenlenen yazılı belgelerdir. Örneğin noter tarafından düzenlenen vakıf senedi, tapu memuru tarafından düzenlenen taşınmaz satış senedi veya ipotek senedi gibi.
İddiasını resmi sicil veya senetlere dayandıran taraf, bu iddiasını ispat zorunda kalmaz; çünkü resmi sicil ve senetlerin doğru olduğu hakkındaki kareneden yararlanır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
6. kısım süper dökümanlar..
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
AÖF ADALET ÖNLİSANS BÖLÜMÜ :: DERSLERİMİZ VE DÖKÜMANLARI :: Hukuka Giriş-
Buraya geçin: