AÖF ADALET ÖNLİSANS BÖLÜMÜ
AOF ADALET BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİNİN BULUŞMA NOKTASI OLAN FORUMUZA HOSGELDİNİZ...FORUMUZDA NEDEN ADALET OKUMALIYIM,MEZUNİYETİMDEN SONRA NERELERDE ÇALIŞABİLİRİM,ADALET ÖĞRENCİLERİNİN DERSLERİ İLE İLGİLİ DÖKÜMANLAR VE DAHA BİRCOK SEYİ BULABİLİRSİNİZ...UMARIM İŞİNİZE YARAYACAK BİLGİLERİ BULABİLİRSİNİZ...

UNUTMAYINIZ Kİ FORUMUMUZDAN DAHA AYRINTILI BİR ŞEKİLDE YARARLARNMAK İÇİN ÜYE OLMANIZ GEREKMEKTEDİR!...


Anadolu Üniversitesi, Adalet Önlisans Bölümü Öğrencilerinin Toplanma Noktası...
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap
Arkadaslar forumumuzda yer almasını istediğiniz bölümler ve size göre eksiklikler yanlıslıklar v.b. varsa bana " murat09 " özel mesaj atarasnız isteklerinizi yerine getirmeye calısacağım...
Arkadaslar www.aofadalet.tr.gg adında bir sitemizi daha açtık.Benim ve arkadaşlarımızın internet üzerinden yaptıkları radyo yayınını dinleyebilir,o anda online olan arkadaslarımızla sohbet ederek eğlenceli vakitler gecebilirsiniz.

Paylaş | 
 

 7. kısım süper dökümanlar..

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
murat_admin@



Mesaj Sayısı : 46
Puan : 134
Tesekkür Puanı : 3
Kayıt tarihi : 16/09/10

MesajKonu: 7. kısım süper dökümanlar..    Perş. Eyl. 16, 2010 8:52 pm

KİŞİ, KİŞİ TÜRLERİ VE GERÇEK KİŞİLERİN EHLİYETİ 8
KİŞİ VE KİŞİLİK KAVRAMLARI
Kişi Kavramı
Kişi hukukun en önemli kavramlarından birisidir ve adeta hukukun temel taşıdır; çünkü hukuk kişiler içindir. Bunu, birinci ünitede yapmış olduğumuz hukukun tanımından çıkarabiliriz. Gerçekten hukuk, kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen maddi yaptırımlı kurallar bütünüdür. O halde hukuk, kişilerle var olmaktadır. Öte yandan, haklar da kişiler içindir. Nitekim hak, hukuk düzeninin kişilere tanıdığı yetkilerdir.

Hukukta kişi terimi, haklara ve borçlara sahip olabilen, yani hakları ve borçları bulunabilen varlıkları ifade eder. Diğer bir deyimle, hak sahibi, hak süjesi olan varlıklar hukuk açısından birer kişidir. Bu itibarladır ki, kişi terimi ile hak ehliyeti (medeni haklardan yararlanma ehliyeti) terimi aynı anlama gelmektedir. Gerçekten, hak ehliyetine sahip olan, yani haklardan yararlanabilen bütün varlıklar, kişidir.

Kişi kavramı, doğal bir kavram değil, hukuki bir kavramdır; yani hangi varlıkların hakları ve borçları bulunabileceği, dolayısıyla da kişi sayılacağı, hukuk düzeninin tayin ve tespit edeceği bir konudur. Nitekim modern hukuk düzenleri kişi olarak sadece insanları kabul etmiş değildir. İnsanların yanında, hukukun aradığı koşullara sahip bulunan insan toplulukları ile mal toplulukları da kişi olarak kabul edilmektedirler.

Sonuç olarak kişi kavramı, haklara ve borçlara sahip olabilme iktidarına, yani hak ehliyetine sahip bulunan varlıkları ifade etmektedir. Hukuk düzeni hangi varlıklara bu ehliyeti tanımışsa onları birer kişi olarak kabul edeceğiz.
Kişilik Kavramı
Kişilik kavramının birbirinden farklı iki anlamı vardır. Gerçekten, dar anlamda kişilik haklara ve borçlara ehil olmayı, yani hak ehliyetini ifade eder ki, bu da kişi terimi ile aynı anlama gelir.

Geniş anlamda kişilik ise, sadece hak ehliyetini değil, bundan başka fiil ehliyeti ile kişisel durumları ve kişilik haklarını da içine almaktadır.
Kişisel durumlar bir kişiyi diğer kişilerden ayıran ve hukuk düzeninin kendilerine birtakım sonuçlar bağladığı niteliklerdir. Örneğin kişinin cinsiyeti, küçük, ergin veya kısıtlı olması, evli, bekar, dul veya boşanmış olması hep birer kişisel durumdur.

Kişilik hakları ise, kişilerin maddi, manevi ve iktisadi bütünlüğü ve varlıkları üzerinde sahip bulundukları mutlak haklardır. Örneğin bir kimsenin vücut bütünlüğü, sağlığı, şeref ve haysiyeti, resmi, özgürlükleri, sır çevresi, iktisadi ve fikri faaliyetleri üzerindeki hakları, kişilik haklarındandır.
KİŞİ TÜRLERİ
Yukarıda belirttiğimiz üzere, hangi varlıkların kişi sayılacağı, hukuk düzenine kalmıştır. Günümüzde modern hukuk düzenleri iki türlü kişi kabul etmektedirler. Bunlardan biri, gerçek kişiler diğeri ise, tüzel kişilerdir.
Gerçek Kişiler
Gerçek kişiler, insanlardır. Günümüzün modern hukuk düzenleri cinsiyet, ırk,din, dil, vs. gibi farklar gözetmeksizin bütün insanları birer kişi olarak kabul etmektedirler.

Oysa eski devirlerde bütün insanlar kişi kabul edilmiyordu. Örneğin Roma hukuku sadece hür olanları kişi sayıyor, buna karşılık köleleri bunun dışında tutuyordu. Roma hukukunda köleler bir eşya (res mancipi) sayılıyor ve hukuki işlemlere konu oluyorlar; yani satılabiliyorlar, kiraya verilebiliyorlardı. Kölelik sadece Roma’da değil, fakat İbraniler’de, Barbarlar’da, Hind’de ve Eski Yunan’da da mevcuttu. Kölelik ortadan kalktıktan sonradır ki, insanlar artık hür ve köle şeklinde bir ayırıma tabi tutulmaksızın haklara ve borçlara ehil varlıklar, yani birer kişi olarak kabul edilmeye başlandılar. Bugün artık bütün insanlar hukukta birer kişidir.

Nitekim Medeni Kanunumuz da kişiler hukukuna ayırdığı birinci kitabının daha ilk maddesinde (m.Cool, "Her insanın hak ehliyeti vardır" "Buna göre bütün insanlar, hukuk düzeninin sınırları içinde, haklara ve borçlara ehil olmada eşittir" demek suretiyle bütün insanları hak sahibi, yani kişi olarak kabul ettiğini açıkça belirtmektedir.

Gerçek kişiler, sadece insanlardan ibarettir. O halde hayvanların ve bitkilerin kişi olma niteliği yoktur. Bu itibarladır ki, bir hayvanın hakları ve borçları olamaz. Hayvanlar hak sahibi, yani kişi olamayacaklarına göre, herhangi birimiz sevdiğimiz kedimize, köpeğimize, yarış atımıza vasiyet yoluyla bir mal bırakamayız, onlar adına bankalarda hesap açtıramayız.
Tüzel Kişiler
Hukuk düzeni, insanlardan ibaret bulunan gerçek kişilerin yanında tüzel kişilere de yer vermiştir. Bu, bir zorunluluğun sonucudur. Gerçekten, bazı amaçların gerçekleştirilmesine bir insanın ömrü ve mali gücü yetmez.. Bu gibi amaçların gerçekleştirilebilmesi için bir kısım insanların bir araya gelmeleri, faaliyetlerini ve mallarını bu amaca tahsis etmeleri (özgülemeleri) gerekir. İşte böylece kendisini meydana getiren insanlardan ayrı ve bağımsız varlıklar ortaya çıkar ki, bunlara tüzel kişiler diyoruz.

Tüzel kişiler, ya belli bir amacın gerçekleştirilmesi maksadıyla bir araya gelmiş olan kişilerin meydana getirdikleri kişi toplulukları veya belli bir amaca tahsis olunmuş (özgülenmiş) bulunan mal toplulukları biçiminde ortaya çıkarlar.
GERÇEK KİŞİLİĞİN BAŞLANGICI
Medeni Kanunumuz, gerçek kişiliğin başlangıcı anını 28’inci maddesinde tespit etmiştir. Sözü geçen maddeye göre, "Kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar…" O halde kişiliğin başlangıcı, sağ olarak tamamen doğum anıdır.

Çocuğun tamamen doğmuş olması, onun ana rahminden tamamen ayrılarak bağımsız bir varlık halinde dış aleme gelmiş olması demektir. Anasının vücudundan ayrılmış olan çocuğun göbeğinin kesilmiş olup olmamasının önemi yoktur.

Çocuğun sağ doğması ise, onun ana rahminden tamamen ayrıldıktan sonra bir saniye dahi olsa yaşamış olması demektir. Bu itibarladır ki, çocuk anasının vücudundan tamamen ayrılmış olsa bile, eğer sağ olarak doğmamış, yani ölü olarak dünyaya gelmiş bulunuyorsa kişilik kazanamaz.

Çocuğun sağ olarak anasının vücudundan ayrılmış olması, onun kişilik kazanması için yeterlidir. Ayrıca yaşama kabiliyetine de sahip bulunması gerekli değildir. Örneğin bir çocuk tek kollu veya tek bacaklı ya da gözleri oluşmaksızın doğmuş olsa bile, bir an yaşadığı takdirde yine de kişilik kazanmış olur. Çocuğun kişilik kazanmış olup olmaması özellikle miras hukuku bakımından önem arzeder; çünkü mirasçı olabilmek için, miras bırakanın ölümü anında hayatta olmak gerekir. Eğer yeni doğmuş olan bir çocuk bir an yaşamış bulunuyorsa, o esnada ölen babasının veya anasının mirasçısı olur; fakat ölü doğmuşsa mirasçı olamaz.

Gerçek kişiliğin başlangıcı doğum anı olmakla beraber, Medeni Kanunumuz m.28/II’de "Çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder" demek suretiyle hak ehliyetini çocuğun doğumundan önceki bir andan başlatmaktadır. Ana rahmine düşmüş olan, yani kendisine gebe kalınmış bulunan ve doğumu beklenilen çocuğa hukukta cenin denir. Ce nin sağ doğduğu takdirde, hak ehliyeti onun doğduğu anda değil, fakat ana rahmine düştüğü, yani kendisine gebe kalındığı andan itibaren başlamaktadır. Bu hükmün bir takım pratik sonuçları vardır.

Gerçekten, eğer mirasın açıldığı tarihte mirasçı olabilecek bir cenin varsa paylaşma ceninin doğumuna kadar ertelenir (MK.m.643). Evlilik dışı cinsi ilişkiden olan cenin adına onun doğumundan önce de babalık davası açılabilir (MK.m.303). Cenin sağ doğduğu takdirde, kendisine henüz doğmadan önce verilenleri, örneğin vasiyet yoluyla yapılan bir bağışı kazanmış olur.
GERÇEK KİŞİLİĞİN SONA ERMESİ
Gerçek kişilik ölüm ile sona erer (MK.m.28/I). Gerçek kişiliğe son veren bir başka hal ise, gaipliktir. Bu iki hali ayrı ayrı inceleyelim:
Ölüm
Ölüm, gerçek kişiliği sona erdiren hukuki olaydır. Ölüm ile gerçek kişilik sona erince, ölenin kişilik hakları ve kişiye bağlı hakları da ortadan kalkar; fakat malvarlığı hakları mirasçılarına geçer. Ölen kişinin cesedi bir eşya niteliğine dönüşmez ve hukuki işlemlere konu yapılamaz, örneğin satılamaz. Ancak, bu kişi ölmeden önce düzenlenmiş olduğu bir vasiyetname ile cesedinin bilimsel incelemelerde bulunulmak üzere bir bilim kuruluşuna, örneğin tıp fakültesine verilmesini veya organlarının başkalarının hayatını kurtarmak üzere verilmesini arzu etmişse, mirasçıları onun bu son isteğini yerine getirebilirler.

Bir kişinin ölmüş olduğunun ispatı, bundan kendi lehine bir hak çıkaracak olan kimseye düşer (MK.m.29/I). Ölüm olayı kişisel durum sicilindeki (nüfus kütüğündeki) kayıtlarla veya yasal karinelerle ispat edilebilir. Medeni Kanunumuz bu konuda iki karine kabul etmiştir.
Ölüm Karinesi
"Bir kimse, ölümüne kesin gözle bakılmayı gerektiren durumlar içinde kaybolursa, cesedi bulunamamış olsa bile gerçekten ölmüş sayılır" (MK.m.31). Bu kimsenin kütüğüne "o yerin en büyük mülkiye amirinin emriyle" ölüm kaydı düşürülür (MK.m.44). Buna ölüm karinesi denir.

Medeni Kanunumuz, m.31’de öngörülen koşullarda kaybolan bir kimsenin ölmüş olduğunun ispatında ortaya çıkacak güçlüğü dikkate alarak bu konuda bir karine kabul etmiştir. Gerçekten, örneğin havada infilak edip parçalanarak denize düşen bir uçakta yolculuk etmekte olan ve cesedi de bulunamayan bir kimsenin ölmüş olduğunu ispat etmek, imkansız denecek kadar güçtür. Kanun bu halde ölüm karinesi ile ilgilileri ispat yükünden kurtarmaktadır.

1972 tarih ve 1587 sayılı Nüfus Kanunu da ölüm karinesiyle ilgili bir hüküm içermektedir. Gerçekten, sözü geçen Kanunun 40.maddesine göre, "bir kimse bir geminin torpil neticesinde batması, fırtına kazası, yanma, patlama, çarpışma ve savaş gibi ölümüne muhakkak nazarı ile bakılacak durumlar içinde gaip olup da ölüsü bulunmamış ise, kayıtlı bulunduğu askerlik şubesi veya kıtası komutanlığınca, sivil ise olayın olduğu yer zabıtasınca durum belgelendirildiği takdirde o kimse gerçekten ölmüş sayılarak en büyük idare amirinin emri ile künyesine ölüm kaydı düşürülür… Künyesine ölü işareti verilenlerden sonradan sağ oldukları anlaşılanların mahkemeye başvurarak ölüm kaydının kaldırılması istenmezse, nüfus idaresince genel hukuk bakımından Cumhuriyet Savcılığına bildirilerek ölüm kaydı kaldırtılır".

Nüfus Kanunu ölüm karinesinin geçerli olacağı durumları sınırlı şekilde saymamış, sadece örnek kabilinden belirtmiştir. Bunu, maddede kullanılan "gibi" kelimesinden kolaylıkla anlayabiliriz. O halde sayılan durumlara benzer bir durum, o kimsenin ölümüne kesin gözle bakılacak nitelikte ise, o kimse hakkında da ölüm karinesi geçerli olacaktır. Nüfus Kanunu ayrıca asker ve sivil kişilerden bu durumda bulunanlar hakkında ölüm karinesinin geçerli olabilmesi için, durumun ne şekilde belgelendirileceğini de belirtmektedir.
Birlikte Ölüm Karinesi
Birden fazla kişiden hangisinin önce veya sonra öldüğü ispat edilemezse, hepsi aynı anda ölmüş sayılır (MK.m.29/II). Buna birlikte ölüm karinesi denir. Bu karine, özellikle birbirine mirasçı olabilecek kimseler bakımından önem arzeder. Gerçekten, bu durumda olan iki kimse, örneğin bir baba ile bir oğul aynı anda ölmüşlerse, birbirlerinin mirasçısı olamazlar. Eğer biri diğerinden bir süre sonra ölmüşse, öncekinin ölümü sırasında hayatta olduğundan onun mirasçısı olabilecektir. Gerek ölüm karinesi gerekse birlikte ölüm karinesi adi karinelerdir; yani bunların aksi her türlü delil (kanıt) ile ispat edilebilir.
Gaiplik
Gerçek kişiliği sona erdiren durumlardan bir diğeri de gaipliktir. Medeni Kanunumuz gaipliği m.32 ve devamında düzenlemiştir. MK.m.32’ye göre, "Ölüm tehlikesi içinde kaybolan veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamayan bir kimsenin ölümü hakkında kuvvetli olasılık varsa, hakları bu ölüme bağlı olanların başvurusu üzerine mahkeme bu kişinin gaipliğine karar verebilir."

Nüfus Kanunu da 40.maddesinde gaipliğe ilişkin bir hüküm içermektedir. Sözü geçen maddeye göre, "Savaş halinde askere alınarak memleket içinde veya dışında bir tarafa gönderilip de savaşa katıldığı veya bir çarpışmada bulunduklarına dair şubelerince bir bilgi bulunmadan herhangi bir surette gaip olanlarla, sivillerin ilgilileri Medeni Kanun gereğince mahkemeye müracaatla gaip olan kimsenin ölü veya sağ olduğuna hakim tarafından hükmedilmesini isteyebilir".

Görüldüğü gibi, bir kimsenin gaipliğine iki halde karar verilebilir: Bunlardan biri, ölüm tehlikesi içinde kaybolma; diğeri ise uzun zamandan beri haber alınamamadır. Ancak, bu durumlarda bir kimsenin gaipliğine karar verebilmek için belli bir sürenin geçmiş olması da gerekir. Nitekim Medeni Kanun, 33.maddesinde bu süreleri, ölüm tehlikesi içinde kaybolma için bir yıl; uzun zamandan beri haber alınamama durumu için ise son haber tarihinden itibaren beş yıl olarak tespit etmiştir.

Bir kimsenin gaipliğine karar verebilmek için, o kimsenin ölüm tehlikesi içinde kaybolmuş olması gerekir. Eğer bir kimse, ölümüne kesin gözle bakılabilecek bir durumda kaybolmuşsa, bu takdirde zaten onun hakkında ölüm karinesi geçerli olduğundan ayrıca gaiplik kararı alınmasına gerek yoktur. Örneğin havada parçalanarak denize düşmüş olan uçakta bulunan bir kimsenin ölümüne kesin gözle bakılabilirse de, ormanda avlanmakta olan bir avcının veya Uludağ’a kayağa gitmiş olan bir sporcunun kaybolması halinde, onların ölümüne ancak kuvvetli olasılık gözüyle bakılabilir.
Kendisinden uzun zamandan beri haber alınamayan kimsenin de ölmüş olması kesin değildir. Bu kimsenin hayatta olması pekala mümkün ve olasıdır. Örneğin çalışmak üzere yabancı bir ülkeye gitmiş olan bir kimseden ailesi ve yakınları uzun süredir haber alamamışlarsa, onun hayat ve akıbeti hakkında endişeye düşebilecekleri gibi, kendilerini ihmal ettiği ve unuttuğu sonucuna da varabilirler.

Kanunumuzun aradığı koşullar mevcut ve süreler geçmiş olsa dahi, gaiplik kendiliğinden, yani kanundan ötürü gerçekleşmez. Bunun için mahkemenin "gaiplik kararı" vermesi şarttır.

Mahkeme, gaiplik kararını kendiliğinden veremez. Bunun için hakları ölüme bağlı bulunan kimselerden birinin bir talepde bulunması gerekir. Bu talep gaibin Türkiye’deki son yerleşim yeri; eğer gaip Türkiye’de hiç yerleşmemişse nüfus sicilinde kayıtlı olduğu yer; böyle bir kayıt da yoksa anasının veya babasının kayıtlı bulunduğu yerin mahkemesine yapılır (MK.m.32/II). Mahkeme, bu talep üzerine gaip hakkında bilgisi olan kimseleri belli bir süre içinde bilgi vermeleri için usulüne göre iki kez yapılan ilanla çağırır. Bu süre ilk ilanın yapıldığı günden başlayarak en az altı aydır (MK.m.33/III).
Yapılan iki ilandan da durumu bilinmeyen kişi hakkında bir bilgi elde edilemezse, mahkeme gaiplik kararı verir (MK.m.35/I). Bu karar hakimin bildirmesi üzerine nüfus siciline kaydolunur (MK.m.45).

Gaiplik kararı, o kişinin ölmüş olduğuna bir karine oluşturur. Gaiplik kararı, verildiği andan itibaren değil, ölüm tehlikesinin gerçekleştiği veya son haberin alındığı günden başlayarak hüküm doğurur; yani geçmişe etkili sonuçlar doğurur (MK.m.35/II).

Gaiplik kararı ile gaibin (kaybolanın) evliliği kendiliğinden sona ermez. Gaipliğine karar verilen kişinin eşi, mahkemece evliliğin feshine karar verilmedikçe yeniden evlenemez (MK.m.131/I). Kaybolanın eşi evliliğin feshini, gaiplik başvurusu ile birlikte veya ayrıca açacağı bir dava ile isteyebilir (MK.m.131/II). Kaybolanın eşi, bu yollara başvurmadığı sürece evlilik devam eder. Ayrı bir dava ile evliliğin feshi, davacının yerleşim yeri mahkemesinden istenir.

Gaibin mirası, ölümde olduğu gibi mirasçılara hemen geçmez. gaibin terekesi mirasçılara teminat karşılığında teslim edilir. Mirasçılar terekeye kanunda belirtilen süre için geçici zilyet olurlar; ölüm tehlikesi içinde kaybolma durumunda 5, uzun zamandan beri haber alınamama için 15 yıllık ve her halde en çok gaibin yüz yaşına varmasına kadar geçecek süreler sonunda onu kesin olarak kazanırlar
(MK.m.584).
HAK EHLİYETİ
Tanımı
Hak ehliyeti (medeni haklardan yararlanma ehliyeti) hak ve borç sahibi olabilme, yani hakların ve borçların süjesi olabilme iktidarıdır. Hak ve borç sahibi olabilme iktidarına sahip bulunan varlıklar ise, günümüzün modern hukuk sistemlerinde kişilerdir. Bu itibarladır ki, hak ehliyeti ile kişi kavramları aynı anlama gelmektedir.

Hak ehliyeti, pasif tir; yani bir kimsenin hak ehliyetine sahip olabilmesi için, bir işlem yapmasına, bir irade açıklamasında bulunmasına lüzum yoktur. Gerçek kişiler bakımından sadece doğmuş olmak hak ehliyetini kazanmak için gerekli ve yeterlidir. Hatta sağ doğmak koşuluyla cenin dahi hak ehliyetine sahiptir (MK.m.28/II). Tüzel kişilerin hak ehliyeti ise, onların kanunun öngördüğü şekilde kurulmuş olmalarıyla başlar (MK.m.47, 48). Bunu daha sonra ele alacağız.

Hak ehliyeti gerçek kişiler bakımından doğumla kazanıldığı içindir ki, birkaç dakika önce doğmuş olan bir çocuğun dahi haklara ve borçlara sahip olabilme iktidarı vardır. Gerçekten, eğer yeni doğmuş olan bir çocuğun babası veya anası doğumdan bir dakika sonra ölürse, bu çocuk onların mirasçısı olur ve terekedeki bütün hak ve borçlar kendisine geçer, yani bu hak ve borçların sahibi olur.
Mahiyeti
Medeni Kanunumuz hak ehliyetini "kişiler hukuku" kitabının ilk maddesinde düzenlemiştir. MK.m.8’e göre, "Her insanın hak ehliyeti vardır." "Buna göre bütün insanlar, hukuk düzeninin sınırları içinde, haklara ve borçlara ehil olmada eşittirler."
Yukarıdaki maddeden hak ehliyeti ile ilgili olan iki ilke çıkmaktadır. Bunlar genellik ve eşitlik ilkeleridir.
Genellik İlkesi
Bu ilke MK.m.8 hükmünün birinci fıkrasından çıkmaktadır. Gerçekten birini fıkraya göre, "Her insanın hak ehliyeti vardır". O halde, hak ehliyetine sahip olmak bakımından insan olmak yeterlidir. Diğer bir deyişle, hak ehliyetini kazanabilmenin tek koşulu, gerçek kişiler için sağ olarak doğmuş olmak, tüzel kişiler için ise, kanunun öngördüğü şekilde kurulmuş olmak, yani kişilik kazanmış bulunmaktır.
Genellik ilkesi, modern hukuk sistemlerinin kabul etmiş olduğu bir ilkedir. Eski devirlerde bütün insanlar hak ehliyetine sahip bulunmuyorlardı. Nitekim Roma Hukukunda kölelerin kişiliği ve hak ehliyeti yoktu, onlar bir mal sayılıyorlardı.
Eşitlik İlkesi
Bu ilke de MK.m.8 hükmünün ikinci fıkrasından çıkmaktadır. Sözü geçen hükme göre, "bütün insanlar, hukuk düzeninin sınırları içinde, haklara ve borçlara ehil olmada eşittirler".

Eşitlik ilkesi gereği olarak, hak ehliyetine sahip olabilmek bakımından kişiler arasında herhangi bir ayırım yapılamaz. Örneğin yerli-yabancı, okumuş-cahil, kadın-erkek, zengin-fakir, ergin-küçük gibi farkların hak ehliyetine sahip olma bakımından hiç önemi yoktur. Herkes bu ehliyetten eşit şekilde yararlanır.

Bu ilke de modern hukuk sistemlerinin kabul etmiş olduğu bir ilkedir. Nitekim eski hukuklarda herkes hak ehliyetine eşit olarak sahip bulunmuyordu.
Hak ehliyeti ile ilgili açıklamalarımıza son vermeden önce bir noktayı belirtmek zorundayız. O da, yukarıda gördüğümüz genellik ve eşitlik ilkelerinin sadece medeni haklar bakımından söz konusu olduğudur. Kamu hakları dediğimiz ve daha önceki ünitelerde incelediğimiz haklardan yararlanma bakımından durum başkadır. Örneğin seçme ve seçilme hakları, memur olma hakkı gibi kamu haklarından (siyasi haklardan) herkes yararlanamaz. Bunlardan yararlanabilmek için, her şeyden önce Türk vatandaşı olmak lazımdır. Ayrıca, kanunların öngördüğü diğer koşullara da sahip bulunmak gerekir. Örneğin seçme hakkına sahip olabilmek için 18 yaşını bitirmiş olmak, milletvekili seçilebilme hakkından yararlanabilmek için 30 yaşını bitirmiş olmak lazımdır.
FİİL EHLİYETİ
Tanımı
Fiil ehliyeti (medeni hakları kullanma ehliyeti), bir kişinin bizzat kendi fiil ve işlemleriyle kendi lehine haklar, aleyhine borçlar yaratabilme iktidarıdır.
Fiil ehliyeti, daha önce gördüğümüz hak ehliyetinden farklıdır. Gerçekten, hak ehliyetine her kişi sahip bulunduğu halde, fiil ehliyeti bakımından durum böyle değildir. Fiil ehliyetine herkes değil, ancak kanunun aradığı bazı koşullara sahip bulunan kişiler sahiptirler; çünkü hak ehliyetinin pasif olmasına karşılık, fiil ehliyeti aktif bir ehliyettir.

Medeni Kanunumuz fiil ehliyetini m.9 ve devamında düzenlemiştir. MK.m.9’a göre, "Fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir".
Koşulları
Fiil ehliyetinin koşullarını MK.m.10 ve 14 hükmünden çıkarabiliriz. Gerçekten, MK.m.10’a göre, "Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyeti vardır". MK.m.14’de ise, "Ayırt etme gücü bulunmayanların, küçüklerin ve
kısıtlıların fiil ehliyeti yoktur” denilmiştir.

O halde, fiil ehliyetinin ikisi olumlu, birisi de olumsuz olmak üzere üç koşulu vardır. Olumlu koşullar, ayırt etme gücüne sahip olmak ile ergin olmak; olumsuz koşul ise, kısıtlı olmamaktır.

Olumlu Koşullar
Olumlu koşullar, fiil ehliyetine sahip olabilmek için bulunması gereken koşullardır. Bunlar da ayırt etme gücüne sahip olmak ve ergin olmaktır.
Ayırt Etme Gücüne Sahip Olmak
Medeni Kanunumuz, ayırt etme gücünü m.13’de olumsuz biçimde şöyle tanımlamaktadır: "Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes, bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir".

Maddenin ifade biçiminden anlaşılacağı üzere, ayırt etme gücü, "akla uygun biçimde davranma yeteneği"dir. O halde, akla uygun biçimde davranma yeteneği bulunan kişiler, ayırt etme gücüne sahiptirler.

Ancak, ayırt etme gücünü akla uygun biçimde davranma yeteneği şeklinde anlamak, çoğu zaman bizi yanlış sonuçlara götürebilir; çünkü belli bir olayda akla uygun biçimde davranmayan bir kimseyi hemen ayırt etme gücünden yoksun kabul edemeyeceğimiz gibi, bazı durumlarda akla uygun biçimde davranan bir kimseyi de ayırt etme gücüne sahip sayamayız.

Bunu örnekle açıklayalım:
Bir öğrencinin sınıfta ders esnasında gazete okuması, mektup yazması veya uyuması akla uygun bir davranış değildir. Makul, yani akla uygun olan, onun dersi dinlemesi, bir şeyler öğrenmeye çalışmasıdır. Fakat derste gazete okuyan, mektup yazan veya uyuyan bir öğrenciyi akla uygun biçimde davranmıyor diye hemen ayırt etme gücüne sahip olmayan bir kişi saymak doğru olur mu?
O halde, ayırt etme gücünü akla uygun biçimde davranma yeteneğinden başka şekilde anlamak gerekir. Nitekim doktrinde hemen hemen bütün yazarlar bu noktada birleşmektedirler.

Ayırt etme gücü "bir kişinin fiil ve işlemlerinin sebebini, sonuçlarını, kapsam ve etkilerini önceden görebilme ve bunlara uygun olarak hareket edebilme yeteneği"dir. Ayırt etme gücü, fiil ehliyetinin en önemli koşuludur; çünkü daha sonra göreceğimiz gibi, bir kimse diğer iki koşula sahip olsa dahi, ayırt etme gücünden yoksun bulunduğu takdirde, fiil ehliyetine sahip olamaz, yani ehliyetsiz bir kimse durumundadır. Medeni Kanunumuz bunu 15’nci maddesinde hükme bağlamıştır.

Ayırt etme gücü mutlak bir kavram olmayıp nispi bir kavramdır; yani bir kimsenin ayırt etme gücüne sahip olup olmadığını her somut olayın özelliklerine göre saptamak gerekir; çünkü bir kimse belli bir olayda ayırt etme gücüne sahip olabildiği halde, başka bir olayda bundan yoksun bulunabilir. Örneğin 7-8 yaşlarındaki bir çocuk, arkadaşının üzerine su dökerse onun ıslanacağını bilebilir; fakat bir şişe kezzap döktüğü zaman, bunun onu ıslatmaktan başka bir sonuç da doğuracağını, örneğin elbiselerini ve hatta vücudunu yakacağını pek anlayamaz; çünkü kezzap hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Bu çocuk, birinci olayda fiilinin sonucunun ne olabileceğini önceden görebildiği halde, ikinci olayda bunu önceden görebilmiş değildir.

Medeni Kanunumuz, hangi durumlarda ayırt etme gücünün ortadan kalkacağını 13’ncü maddesinde saymıştır. Bunlar, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, yaş küçüklüğü ve sarhoşluktur. Bu durumlar örnek niteliğinde olup "sınırlı" olarak sayılmış değildir. Nitekim maddede "bunlara benzer sebeplerden biriyle" denilmiş olması da bunu göstermektedir. Benzeri sebeplere örnek olarak, afyon, morfin, kokain, eroin gibi uyuşturucu maddeleri almış olmak; ateşli bir hastalığa tutulmuş olmak; manyatizma, ipnotizma ile uyutulmuş olmak gibi durumlar gösterilebilir. Bu durumlarda bir kimsenin ayırt etme gücünden yoksun olduğu bir karine olarak kabul edilmektedir ki, buna ayırt etme gücünden yoksunluk karinesi denir. Bu durumların dışında ise ergin bir kimse hakkında ayırt etme gücüne sahiplik karinesi geçerlidir.
Ergin Olmak
Fiil ehliyetinin olumlu koşullarından bir diğeri de ergin olmaktır. Fiil ehliyeti, bir kimsenin kendi fiilleriyle hak edinebilmesi ve borç altına girebilmesi olduğuna göre, bunun için belli bir "fikri olgunluğa" erişmiş bulunmak gerekir. Bu ise, insanların belli bir yaşa gelmeleri ile mümkün olur. İşte, fiil ehliyetine sahip olabilmek için bir kimsenin kanunun belirttiği belli bir yaş sınırını aşmasına ergin olmak, bu yaşa da erginlik yaşı denir. Bu yaş sınırını aşmış olan kimselere ergin, henüz aşmamış olanlara ise küçük denir.

Erginlik yaşının tespiti, hukuk düzeninin işidir. Bu sebepledir ki her devlet, erginlik yaşını kendi toplumunun koşullarına göre bizzat belirler. Nitekim kanun koyucumuz, önceki Medeni Kanunumuzu İsviçre’den aynen almış olduğu halde erginlik yaşını 18 olarak değiştirmişti. Yeni Medeni Kanun da aynı yaşı kabul etmiştir. Gerçekten MK.m.11 uyarınca "erginlik on sekiz yaşın doldurulmasıyla başlar". Oysa İsviçre Medeni Kanunu, erginlik yaşını yirmi yaş olarak tespit etmişti. Sonradan bu yaş on sekize indirildi.

Demek ki, ülkemizde erginlik yaşı 18'dir; yani ergin olmak için 18 yaşını doldurmuş olmak gerekir. Bu yaşı doldurmuş, yani 19 yaşına girmiş olan kimseye ergin deriz. Medeni Kanunumuzun 11.maddesinde düzenlenmiş olan bu erginliğe normal erginlik adı verilir. Ancak, bazı durumlarda bir kimse henüz 18 yaşını doldurmamış olmasına rağmen ergin sayılabilir ki, buna da erken erginlik denir.

Erken erginlik, iki halde söz konusu olur. Bunlardan biri, evlenme ile ergin olma; diğeri ise ergin kılınmadır. MK.m.11/II’ye göre "evlenme kişiyi ergin kılar". Medeni Kanunumuz bir kimsenin evlenebilmesi için de bir yaş sınırı belirlemiştir ki, buna evlenme erginliği deriz. Evlenme erginliği MK.m.124’e göre, erkek veya kadın için on yedi yaşın doldurulmasıdır. Ancak hakim, olağanüstü durumlarda ve pek önemli bir sebeple on altı yaşını bitirmiş erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir ki, buna da olağanüstü evlenme erginliği deriz (MK.m.124/II). Görüldüğü gibi evlenmedeki erginlik yaşı, genel erginlik (normal erginlik) yaşından daha küçüktür. İşte, normal erginliğe varmamış, yani 18 yaşını henüz doldurmamış olan, fakat evlenme erginliğine varmış bulunan bir kimse, örneğin 17 yaşındaki bir kadın veya erkek, ana ve babasının rızasıyla evlendiği takdirde MK.m.11/II uyarınca ergin olur. Evlenmeyle kazanılmış olan erginlik kesindir; yani bu suretle ergin olmuş kimse, evlenmenin ölüm, iptal veya boşanma gibi sebeplerle sona ermesi halinde tekrar önceki küçük (ergin olmamış) durumuna dönmez.

Ergin kılınma da bir erken erginlik halidir. Medeni Kanunumuz bunu 12.maddesinde düzenlemiştir. Sözü geçen maddeye göre, "On beş yaşını dolduran küçük, kendi isteği ve velisinin rızasıyla mahkemece ergin kılınabilir".
Yukarıdaki madde hükmüne göre, bir küçüğün erginliğine karar verilebilmesi için şu koşulların bulunması gerekir:
• Mahkeme hükmüyle ergin kılınacak küçüğün on beş yaşını bitirmiş olması.
• Küçüğün istemi. Erginliğine karar verilmesi isteminde bulunma, kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğu içindir ki, bu istemin bizzat küçükten gelmesi gerekir. Küçüğün istemi olmadan onun ergin kılınmasına karar vermek mümkün değildir. O halde bu koşul ergin kılınmanın koşullarından en önemlisidir.
• Velisinin rızası. Küçüğün ergin kılınmasına karar verilmesi, onun velayet altından çıkması sonucunu doğuracağından, kanunumuz burada velinin rızasını da aramaktadır.

Yukarıdaki koşullara bir de, küçüğün menfaatinin bulunması koşulunu ekleyebiliriz. Gerçekten hakim, ergin kılınma kararı vermeden önce, bunda küçüğün korunmaya değer bir menfaatinin bulunup bulunmadığını da araştırmalıdır.

Ergin kılınma kararı verecek olan mahkeme, küçüğün yerleşim yerinin bulunduğu yer aile mahkemesidir.
Ergin kılınmasına karar verilen küçük, bu andan itibaren ergin olacağı için, velayet veya vesayet altından çıkar. Ergin kılınma kararı kesindir; yani kazanılmış olan erginlik artık bu kişiden geri alınamaz.

Ancak, ergin kılınma evlenme erginliğini etkilemez. Bu nedenledir ki, ergin kılınmasına karar verilmiş bulunan on altı yaşındaki bir küçük, bu yolla evlenme erginliğini de kazanmış olmaz; çünkü evlenme erginliği için on yedi yaşın doldurulmuş olması gerekir. Diğer bir deyişle ergin kılınmak demek, küçüğün yaşını büyütmek demek değildir, küçüğün yaşında bir değişme olmaz, o kaç yaşında ise yine o yaşta kalmakta devam eder, fakat artık ergin bir kimse sayılır.
Olumsuz Koşul: Kısıtlı Olmamak
Fiil ehliyetine sahip olabilmek için, ayırt etme gücüne sahip ve ergin olmak yeterli değildir. Bunlardan başka, o kişinin kısıtlı olmaması da gerekir. Kısıtlı olmamak, fiil ehliyetine sahip olabilmek için bulunmaması gereken bir durum olduğu içindir ki, bunu olumsuz koşul olarak nitelendiriyoruz.

Kısıtlı olmak, kanunun belirttiği sebeplerden birinin varlığı halinde ergin bir kimsenin fiil ehliyetinin mahkeme kararıyla sınırlandırılması veya tamamen kaldırılması demektir. Kısıtlama sebeplerinin neler olduğu MK.m.405-408’de sayılmıştır. Bunlar, "akıl hastalığı veya akıl zayıflığı", "savurganlık, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim", "bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkum olma" ve "yaşlılığı, sakatlığı, deneyimsizliği sebebiyle işlerini gerektiği gibi yönetemediğini ispat eden bir erginin kısıtlanmasını istemesi" hallerinden ibarettir.
Yukarıda belirttiğimiz sebeplerden biri yüzünden kısıtlanmış ve kendisine bir vasi atanmış olan kimseye kısıtlı denir. Bu kimse artık fiil ehliyetine tamamen sahip değildir; onun fiil ehliyeti, kısıtlama sebebinin mahiyetine göre ya tamamen
kalkmıştır veya sınırlandırılmıştır.

Sonuç olarak belirtelim ki, bir kimsenin fiil ehliyetine sahip olabilmesi için, ayırt etme gücüne sahip ve ergin olması, fakat aynı zamanda kısıtlı bulunmaması gerekir.
İçeriği
Fiil ehliyeti kavramı gayet geniş bir kavramdır. Diğer bir deyişle, fiil ehliyeti kavramına girmekte olan çeşitli ehliyetler vardır. Bunu, fiil ehliyetinin tanımından çıkarabiliriz. Gerçekten, fiil ehliyeti deyince, bundan bir kişinin kendi fiilleriyle hak edinebilmesini ve borç altına girebilmesini anlıyoruz. Bir kişi kendi aleyhine bir borcu, hukuka uygun bir fiil ile yaratabileceği gibi hukuka aykırı bir fiil ile de yaratabilir. Hukuka uygun fiillerin en önemlisi hukuki işlemlerdir. Hukuka aykırı fiiller ise, haksız fiil şeklinde isimlendirilir. O halde hukuki işlem ehliyeti ile haksız fiillerden sorumlu olma ehliyeti, fiil ehliyetinin içeriğine girmekte olan ehliyetlerdir. Bunları ayrı ayrı inceleyelim:
Hukuki İşlem Ehliyeti
Hukuki işlem ehliyeti, bir kişinin hukuki işlemler yapabilmesi, hukuki işlemlerle kendi lehine haklar ve aleyhine borçlar yaratabilmesidir.
Hukuki işlem, hukuki bir sonuç elde etmek üzere irade açıklamasında bulunmaktır. Hukuki işlemler, tarafları bakımından tek taraflı hukuki işlemler ve çok taraflı hukuki işlemler olmak üzere ikiye ayrılır.

Tek taraflı hukuki işlemler, sadece bir tarafın iradesini açıklamasıyla meydana gelen hukuki işlemlerdir. Örneğin vasiyet tek taraflı bir hukuki işlemdir; çünkü vasiyet, vasiyeti yapan kişinin iradesini kanunun belirlediği şekilde açıklamasıyla tamamlanmış olur. Aynı şekilde, vakıf kurma da tek taraflı bir hukuki işlemdir.

Çok taraflı hukuki işlemler ise, birden fazla kişinin irade açıklamalarıyla meydana gelen hukuki işlemlerdir. Bunların içinde en önemlileri, iki tarafın karşılıklı ve birbirine uygun surette açıkladıkları iradeleriyle tamam olan sözleşmelerdir.

Örneğin bedel (semen) karşılığında bir malın mülkiyetinin kesin surette karşı tarafa devredilmesi taahhüdünü içeren satım, bir eşyayı kullanma hakkının bir bedel karşılığında belli bir süre için karşı tarafa devredilmesi tahhüdünü içeren kira hep birer sözleşme, yani iki taraflı hukuki işlemdir. İşte bu tür hukuki işlemler yapabilme gücüne sözleşme ehliyeti diyoruz, ki bu da "fiil ehliyetinin" içeriğine dahildir.
Haksız Fiillerden Sorumlu Olma Ehliyeti
Doktrinde kısaca haksız fiil ehliyeti diye de isimlendirilen haksız fiillerden sorumlu olma ehliyeti, bir kişinin hukuka aykırı fiilleriyle başkalarına vermiş olduğu zararları bizzat ödemekle yükümlü tutulabilme ehliyetidir. Kişilerin bu ehliyeti de fiil ehliyetinin içeriğine dahildir.
Dava Ehliyeti
Fiil ehliyetinin içeriğine giren bir diğer ehliyet de dava ehliyetidir. Dava ehliyeti, bir kişinin mahkemelerde davacı veya davalı sıfatıyla yemin, ikrar, sulh, feragat, kabul vs. gibi yargılama (usul) hukukuna ait işlemleri bizzat yapabilme iktidarıdır.

Dava ehliyetini, hak ehliyetinin içeriğine giren taraf ehliyeti ile karıştırmamak gerekir. Taraf ehliyeti, bir kişinin davacı veya davalı olabilme ehliyetidir. Taraf ehliyeti, hak ehliyetinin içeriğine girmekte olduğundan her kişinin taraf ehliyeti vardır. Örneğin üç yaşındaki bir çocuk adına bir dava açılabileceği gibi, başkaları da bu çocuğa karşı bir dava açabilirler. Oysa dava ehliyeti, fiil ehliyetine girmekte olduğundan, ancak fiil ehliyetinin koşullarına sahip bulunan kimselerin dava ehliyeti vardır. Bu itibarladır ki, üç yaşındaki bir çocuk mahkemelerde davalı veya davacı sıfatıyla yargılama (usul) hukuku işlemlerini bizzat yapamaz.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
7. kısım süper dökümanlar..
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
AÖF ADALET ÖNLİSANS BÖLÜMÜ :: DERSLERİMİZ VE DÖKÜMANLARI :: Hukuka Giriş-
Buraya geçin: