AÖF ADALET ÖNLİSANS BÖLÜMÜ
AOF ADALET BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİNİN BULUŞMA NOKTASI OLAN FORUMUZA HOSGELDİNİZ...FORUMUZDA NEDEN ADALET OKUMALIYIM,MEZUNİYETİMDEN SONRA NERELERDE ÇALIŞABİLİRİM,ADALET ÖĞRENCİLERİNİN DERSLERİ İLE İLGİLİ DÖKÜMANLAR VE DAHA BİRCOK SEYİ BULABİLİRSİNİZ...UMARIM İŞİNİZE YARAYACAK BİLGİLERİ BULABİLİRSİNİZ...

UNUTMAYINIZ Kİ FORUMUMUZDAN DAHA AYRINTILI BİR ŞEKİLDE YARARLARNMAK İÇİN ÜYE OLMANIZ GEREKMEKTEDİR!...


Anadolu Üniversitesi, Adalet Önlisans Bölümü Öğrencilerinin Toplanma Noktası...
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap
Arkadaslar forumumuzda yer almasını istediğiniz bölümler ve size göre eksiklikler yanlıslıklar v.b. varsa bana " murat09 " özel mesaj atarasnız isteklerinizi yerine getirmeye calısacağım...
Arkadaslar www.aofadalet.tr.gg adında bir sitemizi daha açtık.Benim ve arkadaşlarımızın internet üzerinden yaptıkları radyo yayınını dinleyebilir,o anda online olan arkadaslarımızla sohbet ederek eğlenceli vakitler gecebilirsiniz.

Paylaş | 
 

 8. kısım süper dökümanlar

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
murat_admin@



Mesaj Sayısı : 46
Puan : 134
Tesekkür Puanı : 3
Kayıt tarihi : 16/09/10

MesajKonu: 8. kısım süper dökümanlar   Perş. Eyl. 16, 2010 8:52 pm

FİİL EHLİYETİNE GÖRE GERÇEK KİŞİLERİN HUKUKİ DURUMU

Fiil ehliyetine göre gerçek kişilerin hukuki durumu aynı değildir. Gerçekten, ayırt etme gücüne sahip ve ergin olan ve aynı zamanda kısıtlı da bulunmayan bir kişinin hukuki durumu ile ayırt etme gücüne sahip olmayan bir kişinin hukuki durumu birbirinden çok farklıdır. Öte yandan, ayırt etme gücüne sahip olmayan kişilerin hukuki durumu ile ayırt etme gücüne sahip olan fakat ergin olmayan veya kısıtlı bulunan kişilerin durumu da aynı değildir. Bu itibarladır ki, fiil ehliyetinin koşullarına sahip olup olmamaları veya bunlardan bazılarına sahip olup, bazılarına sahip olmamaları bakımından gerçek kişileri dört kategoriye (gruba) ayırmak mümkündür: tam ehliyetliler, sınırlı ehliyetliler, sınırlı ehliyetsizler ve tam ehliyetsizler. Aşağıda bu kategorilere dahil bulunan kişilerin hukuki durumlarını ayrı ayrı inceleyeceğiz.
Tam Ehliyetliler
Tam ehliyetliler kategorisine giren gerçek kişiler, fiil ehliyetinin bütün koşullarına sahip bulunan kimselerdir. Diğer bir deyişle ayırt etme gücüne sahip ve ergin olan, aynı zamanda kısıtlı bulunmayan bütün gerçek kişiler, fiil ehliyetine tam anlamıyla sahiptirler.

Tam ehliyetliler, fiil ehliyetine giren bütün ehliyetlere sahiptirler. O halde, tam ehliyetliler her türlü hukuki işlemleri hiç kimsenin iznine muhtaç olmaksızın yapabilirler ve kendi fiilleriyle haklar edinebilirler ve borç altına girebilirler. Tam ehliyetliler, haksız fiilleriyle başkalarına vermiş oldukları zararlardan da bizzat sorumludurlar. Bu kişilerin aynı zamanda dava ehliyetleri de mevcut olduğundan, mahkemelerde davacı ve davalı sıfatıyla bulunup her türlü yargılama (usul) hukuku işlemlerini de bizzat yapmaları mümkündür. Tam ehliyetlilerle ilgili MK.m.10’da şöyle denilmektedir: "Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyeti vardır".
Sınırlı Ehliyetliler
Sınırlı ehliyetliler, aslında tam ehliyetli oldukları halde bazı sebeplerden dolayı ehliyetleri belli konularda sınırlandırılmış bulunan kişilerdir. Gerçekten, bu kategoriye giren kişiler ergin ve ayırt etme gücüne sahip oldukları gibi, kısıtlı da değillerdir. Fakat kanun koyucu bu kişilerin ehliyetlerini onları veya bir başkasını korumak amacıyla sayıca az fakat çok önemli bazı hukuki işlemler bakımından sınırlamıştır; bu kişilerde ehliyetlilik asıl, ehliyetsizlik ise istisnadır.

Sınırlı ehliyetler kategorisine evli kişiler ile kendilerine yasal danışman atanmış olanlar girer. Eşlerden biri konunda belirtilen bazı hukukî işlemleri ancak diğer eşin rızası ile yapabilir. Örneğin MK.m.194 hüküme göre eşlerden biri, aile konutu denilen içinde çocuklarıyla beraber oturdukları konutu diğer eşin açık rızası olmadıkça devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlamyamaz. Aynı şekilde bir eş diğerinin açık rızası bulunmadıkça aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez. Bir eş paylı mülkiyetteki payını ancak diğer eşin rızası ile satabilir.

Ancak, bu sınırlamaların eşlerin fiil ehliyetini mi, yoksa tasarruf yetkisini mi sınırladığı doktrinde tartışılmaktadır. Kendilerine yasal danışman atanmış olanlar, kısıtlanmaları için yeterli bir sebep bulunmamakla beraber, korunması bakımından fiil ehliyetinin sınırlandırılması gerekli görülen ergin kişilerdir (MK.m.429). Bu gibi kişilere kanunda sayılmış olan önemli hukuki işlemlerde oyu alınmak üzere bir yasal danışman atanır. Bu kişiler, MK.m.429’da 9 bent halinde sayılmış olan şu işlemleri yasal danışmanlarının olumlu oyunu almaksızın yapamazlar: Dava açma ve sulh olma; taşınmazların alımı, satımı, rehnedilmesi ve bunlar üzerinde başka bir ayni hak kurulması; kıymetli evrakın alımı, satımı ve rehnedilmesi; olağan yönetim sınırları dışında kalan yapı işleri; ödünç verme ve alma; ana parayı alma; bağışlama; kambiyo taahhüdü altına girme; kefil olma.

Sınırlı ehliyetli kişi, bu işlemleri yasal danışmanının görüşünü almaksızın yapamaz; yaparsa bu işlemler tek taraflı bağlamazlık yaptırımına tabi olurlar; yani bu işlemlerle tam ehliyetli olan karşı taraf bağlı, fakat sınırlı ehliyetli kişi bağlı değildir. Görüldüğü üzere, gerek evli kişiler, gerek kendilerine yasal danışman atanmış olan kişiler ancak kanunda açıkça belirtilmiş bulunan işlemler bakımından ehliyetleri kısıtlanmış olan, fakat bunların dışında tam ehliyetli bulunan kimselerdir.
Sınırlı Ehliyetsizler
Sınırlı ehliyetsizler, fiil ehliyetinin koşullarının tamamına sahip olmayan kişilerdir. Bu itibarla da kural olarak bunların fiil ehliyetleri yoktur. Fakat, kanun koyucu bu kişileri tam anlamıyla ehliyetsiz saymayı uygun görmeyerek onları bazı bakımlardan kısmen ehliyetli addetmiştir.
Sınırlı ehliyetsizler kategorisine giren kişiler, ayırt etme gücüne sahip küçükler ile ayırt etme gücüne sahip kısıtlılardır. Bu kişiler, fiil ehliyetinin en önemli koşulu olan ayırt etme gücüne sahiptirler. Fakat bunlardan bir kısmı ergin değildir, bir kısmı ise kısıtlıdır, yani bunlar fiil ehliyetinin ayırt etme gücüne sahip olmak koşulu dışındaki diğer iki koşulundan birine sahip, diğerine sahip değildirler.

Sınırlı ehliyetsizlerin hukuki durumu MK.m.16’da düzenlenmiştir. Sözü geçen maddeye göre, "Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremezler. Karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rıza gerekli değildir". "Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar haksız fiillerinden sorumludurlar".

Görüldüğü üzere, sınırlı ehliyetsizler kanunda belirtilen istisnai durumlar dışında fiil ehliyetine sahip olmayan kişilerdir. Bu itibarladır ki, bunlarda ehliyetsizlik asıl, ehliyetlilik ise istisnadır. Sınırlı ehliyetsizlerin hukuki durumunu, hukuki işlem ehliyeti, haksız fiillerden sorumlu olma ehliyeti ve dava ehliyeti bakımından ayrı ayrı inceleyelim:
Hukuki İşlem Ehliyeti Bakımından
Sınırlı ehliyetsizlerin hukuki işlem ehliyeti bakımından durumlarını üç halde ayrı ayrı incelemek gerekir:
Bizzat Yapamayacakları İşlemler
Sınırlı ehliyetsizler satım, kira, eser (istisna) ve hizmet sözleşmeleri gibi kendilerini borç altına sokan işlemleri bizzat yapamazlar. Kural olarak bu gibi hukuki işlemler sınırlı ehliyetsizler adına onların yasal temsilcileri tarafından yapılır. Yasal temsilciler, veli ve vasilerdir. Sınırlı ehliyetsizler bu gibi işlemleri ancak yasal temsilcilerinin rızası ile yapabilirler. Yasal temsilci rızasını hukuki işlem yapılmadan önce açıklayabileceği gibi, işlem yapıldıktan sonra da açıklayabilir. Önceden belirtilen rızaya izin, sonradan açıklanan rızaya ise, onama denir. Rıza tek taraflı ve yöneltilmesi gerekli bir irade açıklaması olup, açık veya örtülü şekilde verilebilir. Yasal temsilci rızasını örneğin bir elbise satın alınması, bir kitap satılması biçiminde, belli bir işlemle sınırlayabileceği gibi, içerisine çeşitli hukuki işlemlerin girebileceği daha geniş çevre için dahi açıklayabilir. Örneğin öğrenimini Ankara’da yapmakta olan ayırt etme gücüne sahip bir küçüğün velisi ona her ay beş yüz milyon lira gönderirse; böylece onun bu parayla gerekli hukuki işlemleri yapmasına önceden rızasını açıklamış, yani izin vermiş olur.

Sınırlı ehliyetsiz, kendisini borç altına sokan hukuki işlemleri yasal temsilcinin izni olmadan yaparsa, bu işlemler tek taraflı bağlamazlık yaptırımına tabi olurlar; yani tam ehliyetli olan karşı taraf bu işlemlerle bağlı olduğu halde, sınırlı ehliyetsiz bağlı değildir. Bu işlemlerin sınırlı ehliyetsizi de bağlayabilmesi için, yasal temsilcinin sonradan rızasını açıklaması yani işlemi onaması gerekir. Yasal temsilci onama verirse, bu işlemler artık yapıldıkları andan itibaren sınırlı ehliyetsizi de bağlayan, yani onun için de geçerli olan bir işlem haline gelirler (MK.m.451/I). Sınırlı ehliyetsiz ile bir hukuki işlem yapmış olan kimse, ya bizzat belirleyeceği veya hakime tayin ettireceği uygun bir süre içinde buna onama verip vermeyeceğini bildirmesini yasal temsilciden isteyebilir. Yasal temsilci bu süre içinde onama vermezse, işlem artık karşı tarafı da bağlamaz, yani hükümsüz olur
(MK.m.451/II). Bu takdirde ise, taraflarca yerine getirilmiş olan edimlerin geri verilmesi gerekir.
Kendi Başlarına Yapabilecekleri İşlemler
Sınırlı ehliyetsizler, kendilerini borç altına sokmayan ve sadece menfaat sağlayan işlemleri, örneğin karşılıksız kazanmaları yasal temsilcilerinin rızasına gerek olmadan, bizzat yapabilirler.

Karşılıksız kazanmalar, hiçbir borç veya yükümlülük doğurmayan, bir karşılığı olmaksızın sadece hak ve menfaatler sağlayan kazanmalardır. Sınırlı ehliyetsiz, örneğin bağışlama yoluyla ve bağışlanan sıfatıyla karşılıksız bir kazanmada bulunabilir; çünkü bağışlama sözleşmesi sınırlı ehliyetsize bir borç yüklememekte, bilakis ona bedel ödemeksizin bir eşyanın mülkiyet hakkını kazandırmaktadır. Bu itibarladır ki ayırt etme gücüne sahip bir küçük, kendisine yapılan bağışı bizzat kabul edebilir. Ancak, bağışlamanın mükellefiyetli bağışlama olmaması gerekir; aksi takdirde yasal temsilcinin rızası lazımdır. Keza, bağışlayan bu bağışlamayla ahlaka aykırı maksatlar gütmekteyse, yasal temsilci sınırlı ehliyetsizi bunu kabulden men edebilir (BK.m.236/II).

Sınırlı ehliyetsizler, yönetimi kendilerine bırakılmış olan mallar (serbest mallar) ile ilgili hukuki işlemleri de kendi başlarına yapabilirler. Örneğin bir meslek ve sanatla uğraşması için, ana ve babası tarafından çocuğa kendi malından verilen kısmın veya kendi kişisel kazancının yönetimi ve bunlardan yararlanma hakkı çocuğundur (MK.m.359). Ayırt etme gücüne sahip kısıtlılar hakkında da bunlara benzer hükümler vardır (MK.m.453, 455).
Sınırlı ehliyetsizler, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların kullanılmasında da kural olarak yasal temsilcilerinin rızasına muhtaç değildirler. Kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar, bizzat hak sahibi tarafından kullanılabilen, temsilci vasıtasıyla kullanılmaları mümkün olmayan, ölümle sona eren ve başkalarına devredilemeyen haklardır. Örneğin ergin kılınma isteminde bulunma, nişanlanma, nişanı bozma, evlenme, tanıma ve babalık davası açma hakkı gibi haklar, kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardandır. Sınırlı ehliyetsizler bu haklarından bazılarını bizzat kullanırlar; yasal temsilciler onlar adına bu hakları kullanamazlar; istisnai olarak nişanlanma ve evlenme gibi haklarını ise, ancak yasal temsilcilerinin izniyle kullanabilirler.
Hiç Yapamayacakları İşlemler
Sınırlı ehliyetsizler bazı işlemleri hiç yapamazlar; yani bunları ne bizzat, ne de yasal temsilcilerinin rızasıyla yapmaları mümkündür. Hatta yasal temsilciler dahi bu işlemleri sınırlı ehliyetsiz adına yapamazlar. Bunlara yasak işlemler denir. Yasak işlemler, yapıldıkları takdirde hiçbir hüküm ifade etmezler, yani batıldırlar. Bunları MK.m.449 şöyle belirtiyor; "vesayet altındaki kişi adına kefil olmak, vakıf kurmak ve önemli bağışlarda bulunmak yasaktır". O halde yasak işlemler, önemli bağışlamalar, vakıf kurma ve kefalettir. Bu işlemler ancak tam ehliyetli kişiler tarafından yapılabilir.
Haksız Fiillerden Sorumlu Olma Ehliyeti Bakımından
Sınırlı ehliyetsizlerin haksız fiillerden sorumlu olma ehliyetleri vardır (MK.m.16/II), çünkü bunlar ayırt etme gücüne sahiptirler. O halde sınırlı ehliyetsizler haksız fiilleriyle başkalarına verdikleri zararlardan dolayı bizzat kendi malvarlıklarıyla sorumlu olurlar.
Dava Ehliyeti Bakımından
Sınırlı ehliyetsizler, kendi başlarına yapabilecekleri hukuki işlemler ve haksız fiilleriyle ilgili olmak üzere dava ehliyetine de sahiptirler.
Görüldüğü gibi, sınırlı ehliyetsizler kural olarak fiil ehliyetine sahip bulunmamaktadırlar. Ancak, bu kişiler ayırt etme gücüne sahip oldukları içindir ki, kanun koyucu onları tam anlamıyla ehliyetsiz saymak istememiş, istisnai olarak onlara bazı bakımlardan sınırlı da olsa bir ehliyet tanımayı uygun görmüştür.
Tam Ehliyetsizler
Tam ehliyetsizler kategorisine giren kişilerin fiil ehliyetleri hiç yoktur; çünkü bunlar, fiil ehliyetinin en önemli koşulu olan ayırt etme gücünden yoksun kişilerdir. O halde "ayırt etme gücüne sahip olmayanlar" tam ehliyetsiz olan, yani fiil ehliyetleri bulunmayan kişilerdir. Bunların küçük veya ergin olmalarının da önemi yoktur (MK.m.14).

Tam ehliyetsizlerin hukuki durumu MK.m.15’de düzenlenmiştir. Sözü geçen maddeye göre, "kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukuki sonuç doğurmaz".

Tam ehliyetsizlerin hukuki işlem ehliyeti yoktur; çünkü hukuki işlemler, bir hukuki sonuç elde etmek üzere irade açıklamasında bulunmaktır. Oysa, tam ehliyetsiz kişiler, ayırt etme gücünden yoksun olduklarından, hukuken iradeleri de yok sayılır. Bu sebepledir ki bunlar, hiçbir hukuki işlem yapamazlar. Hatta yasal temsilcilerinin rızası ile dahi hukuki işlemlerde bulunmaları mümkün değildir. Yaptıkları hukuki işlemler hiçbir hüküm ifade etmez. Hatta bunlar, tam ehliyetsize sırf yarar sağlayan işlemler olsa dahi, durum değişmez. Öte yandan, bu hukuki işlemler yasal temsilcinin onaması ile de geçerli hale gelemezler. Karşı tarafın iyi niyetli olup olmamasının da hukuki işlemin geçerli olması bakımından önemi yoktur. Diğer bir deyişle, karşı taraf, kendisiyle hukuki bir işleme girişen kişinin ayırt etme gücünden yoksun bir kimse olduğunu bilmese dahi, yapılan hukuki işlem batıldır ve iyiniyetli kişi bu hukuki işlemden geçerli surette bir hak kazanamaz.

Tam ehliyetsizler, kişiye sıkı sıkıya bağlı olan haklarını da bizzat kullanamazlar. Yasal temsilcileri de bu hakları onlar adına kullanamazlar. O halde ayırt etme gücüne sahip olmayan bir kişi, evlilik dışı çocuğunu bizzat tanıyamayacağı gibi, velisi de onun adına tanıma yapamaz.

Tam ehliyetsizlerin haksız fiillerden sorumlu olma ehliyeti de yoktur. Bu itibarladır ki ayırt etme gücüne sahip olmayan bir kişi, örneğin bir akıl hastası, haksız fiilleriyle başkalarına vermiş olduğu zararlardan sorumlu olmaz. Kural bu olmakla beraber, bunun istisnaları da vardır. Bunlardan biri, kusursuz sorumluluk durumlarında görülür. Bu durumlarda tam ehliyetsizlerin de sorumlu olacakları kabul edilmektedir. O halde ayırt etme gücüne sahip olmayan bir kişi adam çalıştıran (istihdam eden) durumunda ise, çalıştırdığı adamın (müstahdemin) (BK.m.55), hayvan tutan, hayvanın (BK.m.56) ve taşınmaz sahibi mülkiyet hakkını yasal kısıtlamalara aykırı kullanarak (MK.m.730) başkalarına vermiş oldukları zararları ödemekle yükümlü olacaktır.

Diğer bir istisna da hakkaniyetten doğmaktadır. Gerçekten, BK.m.54/I’e göre, hakkaniyet gerektiriyorsa, hakim, ayırt etme gücüne sahip olmayan kimseyi, vermiş olduğu zararı tamamen veya kısmen tazmine mahkum eder.

Hakim, özellikle tarafların mali durumuna göre, ayırt etme gücüne sahip olmayan kişi tarafından verilmiş olan zararların ödettirilmesinin hakkaniyet gereği olup olmadığını takdir eder. Bu konuda klasik bir örnek vardır. O da, zengin bir akıl hastasının fakir bir köylünün harmanını yakması olayıdır. Zarar veren kişinin mali durumunun gayet iyi, buna karşılık zarara uğrayanın ise son derece kötü olması, burada tam ehliyetsiz akıl hastasının bu haksız fiilinden dolayı sorumlu olmasını, yani vermiş olduğu zararı fakir köylüye ödemesini haklı gösterir.

Ayırt etme gücünden sürekli olarak değil de, geçici olarak yoksun bulunan kimseler, haksız fiillerinden dolayı sorumludurlar. Ancak bu kimseler, ayırt etme güçlerini geçici olarak kaldıran hale kendi kusurlarıyla düşmemiş olduklarını ispat ederlerse, sorumlu olmazlar (BK.m.54/II). O halde, ileri derecede sarhoşluk dolayısıyla ayırt etme gücünü geçici olarak kaybetmiş olan bir kimse, bu haldeyken başkalarına haksız bir fiiliyle vermiş olduğu zararları ödemek zorundadır. Fakat bu kimse, bu hale (sarhoşluk haline) kendi kusuruyla düşmediğini, buna başkalarının sebebiyet vermiş olduğunu, örneğin arkadaşlarının kendisini tabancayla korkutarak içki içmeye zorladıklarını ispat ederse, bu sorumluluktan kurtulur.

Tam ehliyetsizlerin dava ehliyeti de yoktur. Öyleyse ayırt etme gücüne sahip olmayan kişiler mahkemelerde davacı veya davalı sıfatıyla bulunup yargılama (usul) hukuku işlemlerini bizzat yapamazlar.
KİŞİLİĞİN KORUNMASI VE TÜZEL KİŞİLİK -9
KİŞİLİK HAKKI KAVRAMI
Dar anlamda kişilik, haklara ve borçlara sahip olabilmeyi, yani hak ehliyetini ifade eder ki, bu da kişi terimi ile aynı anlama gelir. Geniş anlamda kişilik ise, sadece hak ehliyetini değil, onunla birlikte fiil ehliyetini, kişisel durumları ve kişilik haklarını da ifade etmektedir. O halde kişiliği oluşturan unsurlar, ehliyetler, kişisel durumlar ve kişilik haklarıdır. Kişilik hakları, bir kişinin maddi (bedensel), manevi ve iktisadi bütünlüğü ve varlıkları üzerindeki mutlak haklardır. O halde bir kimse, kişiliğine dahil olan unsurlara, örneğin sağlığına, vücut tamlığına, şeref ve haysiyetine, sırlarına, ismine, resmine ve özgürlüklerine karşı haksız saldırılarda bulunmaktan kaçınmasını herkesten talep edebilir.

Kişilik hakları mutlak haklardandır, yani herkese karşı ileri sürülebilirler. Diğer taraftan kişilik hakları kişiye bağlı haklardandır; bu nedenledir ki, başkalarına devredilemedikleri gibi mirasçılara da geçmezler. Kişilik hakları, insanın doğumu ile kazanılıp ölümü ile birlikte ortadan kalkarlar. Gerçek kişiler kadar tüzel kişiler de, mahiyetleriyle bağdaştığı ölçüde, kişilik haklarına sahiptirler.
KİŞİLİK HAKLARININ KONUSU
Kişilik hakları, bir kişinin maddi, manevi ve iktisadi bütünlüğü üzerindeki mutlak haklardır. O halde, kişilik haklarının konusunu üç noktada toplayabiliriz.
Maddi Bütünlük Üzerindeki Haklar
Her kişinin maddi (bedensel) bütünlüğü üzerinde kişilik hakkı vardır. Öyleyse herkes vücudunun, sağlığının ve hayatının her türlü haksız saldırılardan masun (dokunulmaz) kalmasını talep edebilir. Bu itibarladır ki bir kimsenin gözünü çıkarmak veya kulağını kesmek, o kimsenin kişilik haklarına haksız bir saldırı oluşturur.
Manevi Bütünlük Üzerindeki Haklar
Bu kategoriye giren haklarda; bir kişinin manevi varlıkları, örneğin şeref ve haysiyeti, ismi, resmi, özgürlükleri, sırları ve inançları söz konusudur. O halde herkes, başkaları tarafından şeref ve haysiyetinin zedelenmemesini, sırlarının açıklanmamasını, örneğin mektuplarının okunmamasını, telefon görüşmelerinin dinlenmemesini isteme yetkisine sahiptir.
İktisadi Bütünlük Üzerindeki Haklar
İktisadi bütünlükten maksat, bir kimsenin iktisadi hayata serbestçe katılabilmesidir. Aynı şekilde, bir kimsenin mali itibarının ve ödeme gücünün tanınması da buraya girer.

Kişilik hakları, sadece yukarıda üç noktada topladığımız haklardan ibaret değildir. Doktrinde daha birçok hakları, örneğin konut dokunulmazlığı (mesken masuniyeti) üzerindeki hakkı, yerleşim yeri üzerindeki hakkı da kişilik hakları içerisine sokan görüşler vardır.
KİŞİLİĞİN İÇE KARŞI (DAHİLEN) KORUNMASI
Kişiliğin içe karşı (dahilen) korunması demek, bir kişinin kişilik haklarının bizzat kendisine karşı korunması demektir. İlk bakışta, kişiliği bizzat kişinin kendisine karşı korumanın lüzumsuz ve hattâ mantığa aykırı olduğu sanılabilir; çünkü "insanoğlu daima kendi çıkarlarını kollamasını bilir, kendisini zarara sokan işlem yapmaz" denilebilir. Fakat insanlar zekâ, kuvvet ve maddi imkânlar bakımından birbirlerine eşit olmadıklarından, çaresizlik içinde kalan bir kimsenin kendi çıkarlarına aykırı işlemler yapması, yaşamak için büyük fedakârlıklara katlanması pekalâ mümkündür. Örneğin uzun zamandan beri bir türlü iş bulamamış ve açlıktan ölmek üzere olan bir kimse, bir çiftlikte boğaz tokluğuna ömrü boyunca çobanlık yapmayı veya paraya çok ihtiyacı olan bir kimse kendisine vaadedilen bir menfaat karşılığında ölünceye kadar hiç kimseyle evlenmemeyi ya da hiç bir derneğe üye olmamayı taahhüt edebilir.

Oysa hukuk düzeni bir kimsenin, kişiliğini zedeleyen bu gibi fedakârlıklara katlanmasına izin vermemekte ve bunlara engel olmak üzere kişiliği bizzat kişinin kendisine karşı korumayı lüzumlu görmektedir. Gerçekten, Medeni Kanunumuzun 23’ncü maddesi kişiliği dahilen koruyucu bir hüküm içermektedir. Sözü geçen maddeye göre "Kimse, hak ve fiil ehliyetlerinden kısmen de olsa vazgeçemez." "Kimse özgürlüklerinden vazgeçemez veya onları hukuka ya da ahlaka aykırı olarak sınırlayamaz."

Kanunun 23’ncü maddesinin ilk fıkrasıyla ifade edilmek istenen şey, hiç kimsenin hak ve fiil ehliyetlerinden kısmen de olsa vazgeçemeyeceğidir. O halde herhangi bir kimse, yapacağı bir hukuki işlemle, hiç bir zaman taşınır veya taşınmaz mallara malik olmayacağını, hiç bir zaman evlenmeyeceğini, hiç kimsenin mirasçısı olmayacağını vaadedemez; çünkü bütün bu vaadlerle hak ehliyetini kısıtlamış olur. Aynı şekilde herhangi bir kimse, yapacağı bir hukuki işlemle, hiç bir surette başkalarıyla sözleşme yapmayacağını, bir derneğe üye olarak girmeyeceğini, malvarlığı üzerinde tasarruflarda bulunmayacağını, bir kimseye karşı hiç bir zaman dava açmayacağını taahhüt edemez; çünkü bu suretle de fiil ehliyetini sınırlandırmış olur.

Medeni Kanunumuz 23’ncü maddesinin ikinci fıkrasında özgürlükler ile ilgili bir hüküm getirmiştir. Buna göre, bir kimsenin özgürlüklerinden birini başkasına devretmesi veya onlardan vazgeçmesi mümkün değildir. Aksi halde o kimse köle durumuna düşer. Oysa bugün ülkemizde kölelik kurumunun yeri yoktur. Kaldı ki özgürlükler, bir kimsenin en değerli manevi varlığıdır. Öyleyse bir kimse, ölünceye kadar asla bir siyasi partiye girmeyeceğini, belli bir konuda asla yazı yazmayacağını, belli bir mesleği asla icra eylemeyeceğini, belli bir yerden asla alış veriş etmeyeceğini taahhüt edemez; çünkü bunlar özgürlüğünden vazgeçme anlamına gelir.

Ancak, kanunumuz özgürlüklerden vazgeçmeyi kesin olarak reddetmekle beraber, "özgürlüklerin sınırlanmasına" izin vermektedir. Gerçekten, MK. m. 23/II "Kimse özgürlüklerden vazgeçemez veya onları hukuka ya da ahlaka aykırı olarak sınırlayamaz" dediğine göre, bunun zıt kavramından özgürlüklerin hukuka ve ahlâka aykırı düşmemek koşuluyla sınırlanmasının mümkün olduğu anlaşılmaktadır ki, bu hüküm hayat gerçekleri ve zorunlulukları ile de bağdaşmaktadır. Çünkü yaptığımız bir çok hukuki işlem ile zaten özgürlüklerimizi sınırlarız. Örneğin bir işveren ile hizmet sözleşmesi yaptığımız zaman özgürlüklerimiz sınırlanmıyor mu? Hattâ evlenmekle dahi özgürlüklerimizi sınırlamış olmuyor muyuz? Önemli olan konu, özgürlüklerin sınırlanması değil, bu sınırlamaların hukuka ve ahlâka aykırı olmamasıdır. Özgürlüklerimize koyduğumuz sınırlamalar hukuka ve ahlâka aykırı düşmedikçe geçerli, fakat aykırı düştüğü takdirde batıl, yani hükümsüzdür.

4721 sayılı Medeni Kanun'nun m23/III’e göre de "Yazılı rıza üzerine insan kökenli biyolojik maddelerin alınması ve nakli mümkündür. Ancak, biyolojik madde verme borcu altına girmiş olandan edimini yerine getirmesi istenemez; maddi ve manevi tazminat isteminde bulunulamaz." Görüldüğü üzere, kanun koyucu kişilerin kendi istekleriyle organlarını bağışlayabilmelerine imkân tanımış olmaktadır.
KİŞİLİĞİN DIŞA KARŞI (HARİCEN) KORUNMASI
Kişiliğin dışa karşı (haricen) korunması, kişilik haklarını dıştan, yani başkalarından gelebilecek olan haksız (hukuka aykırı) saldırılara karşı korumak demektir. Medeni Kanunumuz kişiliği dışa karşı da korumaktadır.
MK. m. 24’e göre, "Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir". "Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır" Kanun koyucu bu madde ile, kişilik hakkı hukuka aykırı surette zedelenen kimselerin ilke olarak korunacağını açıkça belirtikten sonra, hukuka aykırılık kavramını da tanımlamaktadır.

MK. m. 25 ise, kişilik hakkını hukuka aykırı saldırılara karşı koruyan dâvaları belirlemektedir:
-"Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir.
-Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir.
-Davacının, maddi ve manevi tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekaletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır.
Manevi tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez.
-Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir."
Bu hükümlerden de anlaşılacağı üzere, kişiliği dışa karşı koruyan başlıca dört dâva vardır.
Tespit Davası
Medeni Kanunumuza göre, kişilik haklarına saldırıda bulunulan kişi, sona ermiş olsa bile etkileri hâlâ devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir, bununla birlikte düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. (MK.m.25/II). Bu hükümlerden de anlaşılacağı gibi, kanun koyucumuz, bir saldırı sonucunda kişilik hakları zedelenmiş olan kimselere, sona ermesine rağmen etkisini devam ettirdiği takdirde, bu saldırının hukuka aykırılığını tespit ettirmek üzere dâva açma hakkı tanımaktadır.

Tespit dâvasının açılabilmesi için, kişilik haklarına karşı yapılmış olan ve halen sona ermiş bulunan hukuka aykırı saldırının etkilerini devam ettirmekte olması gerekir.Bu itibarlardır ki, henüz gerçekleşmemiş, fakat çok yakın bir zamanda gerçekleşme ihtimali bulunan bir hukuka aykırı saldırıya karşı tespit dâvası açılamayacağı gibi, gerçekleşmiş fakat etkileri silinmiş bulunan hukuka aykırı bir saldırıya karşı da tespit dâvasının açılması mümkün olmayacaktır. Örneğin, bir kimse kendisi hakkında başkaları tarafından şurada burada söylenmiş olan sözlerin veya basın yoluyla kamuoyuna yansıtılmış bulunan birtakım iddia ve haberlerin, kişilik haklarına karşı gerçekleşmiş bulunan haksız bir saldırı olduğunu tespit ettirmek üzere, şayet bu iddia ve haberler veya söylenilmiş olan sözler kamuoyunu hâlâ meşgul etmekte, yani birçok kimse hâlâ bu konuyu konuşmakta ise, tespit dâvası açabilecektir. Buna karşılık, kamuoyu bu iddia ve haberler veya sözler üzerinde durmadığı, yani konu yeni olmakla beraber kamuoyunda ilgi uyandırmamış bulunduğu takdirde, tespit dâvası açılamayacaktır.Aynı şekilde, üzerinden uzunca bir zaman geçmiş olan ve unutulmuş bulunan saldırılara karşı da tespit dâvasının açılması mümkün olmayacaktır.

Bu dâvada dâvacı, yani kişilik hakkı hukuka aykırı saldırı sonucu zedelenmiş olan kimse, saldırının hukuka aykırılığının tespiti yanında, gerekiyorsa kararın yayınlanmasını veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesini de talep edebilir.
Saldırıya Son Verilmesi Dâvası
Bir kimsenin kişilik haklarına karşı hukuka aykırı bir saldırıda bulunulması ve saldırının devam etmekte olması halinde açılabilecek olan dâva, saldırıya son verilmesi dâvası (men dâvası)dır.

Saldırıya son verilmesi dâvası, yapılmış olan ve dâva açılması esnasında devam etmekte bulunan hukuka aykırı saldırılara karşı açılır; çünkü bu dâva ile erişilmek istenen gaye, kişilik haklarına karşı yapılmakta olan hukuka aykırı saldırıya son verilmesi ve bunun bir daha tekrarlanmasına engel olunmasıdır. O halde, eskiden gerçekleşmiş ve artık geçmişe karışmış bulunan bir hukuka aykırı saldırıya son verilmesi söz konusu olamayacağına göre, böyle durumlarda saldırıya son verilmesi dâvası açmanın pratik faydası da yoktur. Örneğin bir kimse, bir fotoğrafçının kendisinin izni olmadığı halde resmini dükkânının vitrininde reklâm olarak sergilediğini veya herhangi bir kişinin kendisinin şeref ve haysiyetini zedeleyici nitelikte el ilânları dağıtmakta olduğunu görürse, saldırıya son verilmesi dâvası açarak bu duruma son verilmesini ister. Bu dâva sonucunda hâkim, iddiayı haklı bulursa, dâvacının resminin vitrinden kaldırılmasına ve bir daha vitrine konulmamasına veya el ilânlarının toplattırılmasına ve bir daha dağıtılmamasına karar verir.
Önleme Dâvası
Önleme dâvası, halen mevcut olmamakla beraber birtakım belirtilerden pek yakın bir zamanda gerçekleşmesi beklenen bir hukuka aykırı saldırı tehlikesine karşı açılan dâvadır. Bu dâva ile, gerçekleşmesi muhtemel olan bir hukuka aykırı saldırının doğmasına engel olunur. Önleme dâvası bu bakımdan daha önce gördüğümüz tespit ve saldırıya son verilmesi dâvalarından ayrılmaktadır. Gerçekten, saldırıya son verilmesi ve tespit dâvaları, mevcut ve devam etmekte olan veya sona ermiş olmasına rağmen etkisi hâlâ devam eden bir hukuka aykırı saldırıya karşı açılabildikleri halde, önleme dâvası gelecekte (ileride) büyük bir ihtimalle gerçekleşmesi beklenen bir hukuka aykırı saldırı tehlikesine karşı açılmaktadır. Örneğin bir dergi pek yakında bir devlet adamının özel hayatıyla ilgili açıklamalarda bulunacağını, bu arada çok ilginç resimler de yayımlayacağını ilân etmekte ise, bu devlet adamı yakın bir zamanda bu dergi tarafından kişilik haklarına karşı hukuka aykırı saldırıda bulunulacağı iddiasıyla önleme dâvası açabilir. Hâkim, bu iddiayı haklı bulursa, o derginin böyle bir yazı serisini yayımlamamasına karar verir ve böylece muhtemel bir saldırı tehlikesi daha gerçekleşme imkânını bulamadan önlenmiş olur. Eğer bu dergi buna rağmen böyle bir yayına girişirse, bu takdirde kişilik hakları hukuka aykırı bir saldırıya uğramış olan devlet adamı "saldırıya son verilmesi" davasını açar, çünkü hukuka aykırı saldırı tehlikesi gerçekleşmiş olduğuna göre artık bundan kaçınmayı sağlayacak önleme dâvasına lüzum kalmamıştır.

Medeni Kanunumuz 25/I maddesinde "önleme dâvası"ndan da açıkça söz etmektedir. Medeni Kanunumuzun kişilik haklarına yapılan haksız saldırılara karşı kişilere tanıdığı dâvalardan sonuncusuna, yani "tazminat dâvaları"na geçmeden önce, yukarıda gördüğümüz üç dâva ile ilgili ortak noktaları kısaca belirtmekte fayda vardır.

Tespit, saldırıya son verilmesi ve önleme dâvalarının açılabilmesi için, kişilik haklarına karşı yapılan veya yapılması muhtemel bulunan saldırının hukuka aykırı olması gerekir. Hukuka aykırı saldırı, hukuk düzeni tarafından izin verilmeyen bir fiil veya davranıştır. Nitekim Medeni Kanunumuzun 24/II maddesi, kişilik hakkı zedelenenin rızasına, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarara veya kanunun verdiği bir yetkiye dayanmayan her saldırıyı hukuka aykırı saymaktadır. Fakat bu hukuka aykırı saldırının mutlaka da saldırganın kusurundan ileri gelmiş olmasına lüzum yoktur. Saldırgan, bu fiil veya davranışında karşı tarafın kişilik haklarını çiğnemek kast ve niyetiyle hareket etmemiş olsa bile, bu fiil ve davranışı kişilik haklarının çiğnenmesi sonucunun doğurduğu takdirde kendisine karşı bu dâvalar açılabilir.

Demek ki tespit, saldırıya son verilmesi ve önleme dâvalarının açılabilmesi bakımından en önemli koşul, kişilik haklarına karşı yapılan veya yapılması muhtemel bulunan saldırının hukuka aykırı olmasıdır. Bu nedenledir ki, hukuka aykırı bir saldırı niteliğinde olmayan fiil ve davranışlara karşı bu dâvalar açılamaz. Gerçekten, hukuk düzeni kişilik haklarına karşı yapılan saldırıları bazı durumlarda hukuka aykırı saymamaktadır. Örneğin MK. m. 24/II uyarınca, kişilik hakkı çiğnenmiş olan kimsenin rızasına veya üstün nitelikte bir özel veya kamu yararına veya kanunun verdiği bir yetkiye dayanan saldırılar ile haklı savunma (meşru müdafaa) ve bir emrin icrasında durum böyledir.

Haklı savunmada bir kimse, canını ve namusunu saldırgandan korumak maksadıyla ona karşı bir saldırıda bulunmaktadır; fakat bu saldırı hukuka aykırı bir saldırı değildir. Örneğin tenha bir yerde karşısına çıkan tabancalı kişi tarafından ölümle tehdit edilmekte olan bir kimse, atik davranarak canını kurtarmak maksadıyla bu kişiyi yaralarsa, bundan dolayı onun maddi bütünlüğüne karşı hukuka aykırı bir saldırıda bulunmuş sayılmaz; çünkü "Borçlar Kanunu" (m.52) ve "Ceza Kanunu" (m.49) haklı savunma halinde bu tür saldırılara izin vermektedirler.

Aynı şekilde bir emrin icrasında durum farklı değildir. Örneğin bir polis memurunun, hakkında tutuklama kararı verilmiş olan bir kimseyi yakalayıp bir süre karakolda alıkoyması, o kimsenin kişilik haklarına, diğer bir deyişle özgürlüğüne karşı hukuka aykırı bir saldırı oluşturmaz. Keza bir mahkeme kararına dayanılarak bir kimsenin mektuplarının açılıp okunması veya telefon konuşmalarının dinlenilmesi, o kimsenin sır çevresine karşı hukuka aykırı bir saldırı sayılamaz.
Tazminat Dâvası
Kişilik haklarına karşı hukuka aykırı saldırıda bulunulmuş olan bir kimsenin tespit, saldırıya son verilmesi ve önleme dâvalarını açmış olması, kendisini her zaman yeteri kadar tatmin etmez (doyum sağlamaz). Gerçekten, bu kimse hukuka aykırı saldırı dolayısıyla birtakım zararlara da uğramış bulunabilir. Bu zararlar maddi olabileceği gibi, manevi de olabilir. Kişiliğin dışa karşı tam anlamıyla korunabilmesi için, bu tür zararlara uğramış bulunan bir kimseye bu zararlarını veya saldırganın bu saldırıdan dolayı elde etmiş olduğu kazançları saldırgandan isteyebilmek imkânının da tanınması gerekir. Nitekim "Medeni Kanunu" diğer dâvaların yanında bu imkânı da vermiş, zarara uğramış olan kişiye tazminat dâvası açma hakkını tanıdığı gibi, elde edilmiş olan kazançları vekâletsiz iş görme hükümleri uyarınca talep etme hakkını da saklı tutmuştur (MK.m.25/III).
Tazminat davası; biri "maddi tazminat", diğeri "manevi tazminat" olmak üzere iki türlüdür. Bunları ayrı ayrı inceleyelim.
Maddi Tazminat Dâvası
Maddi tazminat dâvası, kişilik haklarına karşı hukuka aykırı bir saldırıda bulunulan kimsenin bu saldırıdan dolayı gerçekten uğramış olduğu maddi zararı karşılayan dâvadır.Bu zarar, saldırıya uğrayan kişinin malvarlığının aktifinde bir azalma veya pasifinde bir çoğalma şeklinde ortaya çıkabilir.

Bu olay onun kişilik hakkına dahil olan maddi bütünlüğüne karşı hukuka aykırı bir saldırı oluşturmakta ve bu kişi yaralama olayı yüzünden birtakım zararlara uğramış bulunmaktadır. Bu zararlar maddi zararlardır; çünkü onun malvarlığında bir azalmaya sebep olmuşlardır. Örneğin bu kişi hastaneye ameliyat ve tedavi ücreti ödemiştir; 20 gün müddetle işini yapamamış ve bu süre zarfında elde edeceği muhtemel bir gelirden de yoksun kalmıştır; hastaneye giderken ve gelirken taşıtlar için bir ücret ödemiştir; ilâçları için masraf yapmıştır. Bütün bu zararlar, saldırganın onun maddi bütünlüğüne karşı yapmış olduğu hukuka aykırı saldırıdan doğmuştur. O halde, açacağı bir maddi tazminat dâvası ile bu zararlarının hepsini saldırgandan isteyebilecektir.

Maddi tazminat dâvası açabilmek için, başkaları tarafından kişilik haklarına karşı hukuka aykırı bir saldırıda bulunulmuş ve bu yüzden maddi bir zararın doğmuş olması yeterli değildir. Ayrıca, hukuka aykırı saldırıda bulunan kişinin kusurlu olması da gereklidir. Eğer saldırgana bir kusur yükletilmesi mümkün değilse, yani maddi zarar onun kast veya ihmalinden ileri gelmemişse, maddi tazminat dâvası açılamaz.
Manevi Tazminat Dâvası
Kişilik haklarına karşı hukuka aykırı bir saldırıda bulunulan kimse, maddi zararlarının yanında "manevi zarar"a da uğramış olabilir veya bu saldırı dolayısıyla maddi bir zarara uğramamış olduğu halde, sadece manevi bir zarara uğramış bulunabilir. Örneğin bir kimsenin şeref ve haysiyetine, aile gizliliğine karşı yapılmış olan saldırılarda durum böyledir.

Gerçekten, bir dergide şeref ve haysiyetini küçültücü yazı ve resimleri yayınlanan bir kimse, bu yüzden büyük bir üzüntüye kapılabilir, ruhi bir sarsıntı geçirebilir, tanıdıklarına karşı büyük bir utanca uğramış bulunabilir.İşte, bütün bu durumlarda bu kişinin tatmin edilmesi, elem ve acılarının giderilmesi gerekir. Bu da, manevi tazminat dâvası ile mümkün olur. O halde, manevi tazminatın kabulü ile güdülen gayeyi, belli bir miktar para ile uğranılan manevi zararın karşılanmasından ziyade, kişilik haklarına yapılmış olan saldırının hukuken kınanmış olduğunun bu konuda en yetkili makam olan mahkemeler tarafından tespit edilmiş olmasında aramak lazımdır. Bu itibarladır ki, manevi tazminat dâvasında, maddi tazminat dâvasındaki gibi her zaman da mutlaka belli meblağa hükmedilmesi zorunluluğu yoktur. Hâkim bu tazminatın ödenmesi yerine diğer bir tazmin sureti ikame veya ilâve edebileceği, örneğin hukuka aykırı saldırıda bulunan kimsenin diğerinden özür dilemesine, yazdıklarını tekzip etmesine (yalanlamasına) da karar verebileceği gibi, saldırıyı kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yoluyla ilânına da hükmedebilir.Bu sonuç esasen manevi tazminatı genel olarak düzenleyen "Borçlar Kanunu"nun 49’ncu maddesi hükmünden de açıkça anlaşılmaktadır.

Manevi tazminat dâvasını maddi tazminat dâvasından ayıran özellik ise, saldırganın kusurunun ağır olmasında görülüyordu. Nitekim BK. m. 49’da "kusurun özel ağırlığından" söz edilmekteydi. Ancak, m. 49’da 1988 yılında yapılan değişiklikle kusurun özel ağırlığı koşulu kaldırılmış olduğundan, iki dâva arasındaki fark da ortadan kalkmış oldu.

"Medeni Kanunu"muz, maddi tazminat dâvasına yer verdiği durumlarda, örneğin ismin haksız olarak kullanılmasında (MK.m. 26), nişanın bozulmasında (MK.m. 120), boşanmada (MK.m. 174/II) manevi tazminat dâvasını da düzenlemiştir. Manevi tazminat talebi karşı tarafça kabul edilmedikçe sağlararası işlemle başkalarına devredilemez, miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara da geçmez (MK. m. 25/IV).
TÜZEL KİŞİLİK
Daha önce de gördüğümüz gibi hukukta kişi, haklara ve borçlara sahip olabilen varlıkları ifade eder. Bu varlıklar ise, sadece insanlardan ibaret değildir. Hukuk düzenleri, insanlardan oluşan gerçek kişilerin yanında, belli bir amacı gerçekleştirmeye yönelmiş olan kişi ve mal topluluklarına da haklara ve borçlara sahip olabilme olanağı tanımışlardır ki, bunlara tüzel kişiler diyoruz. Gerçek kişilerin yanında, tüzel kişi denilen varlıkların da hak sahibi olarak tanınmasında büyük zorunluluk vardır. Bu zorunluluğu doğuran sebepler üzerinde kısaca duralım:

Sosyal hayatta öyle işler ve hizmetler ortaya çıkmıştır ki, bunların devamlı şekilde yürütülmelerinde toplumun büyük fayda ve menfaati vardır. Örneğin belediye hizmetlerini; bankacılık, sigortacılık hizmetlerini düşünelim. Bütün bu hizmetlerin aksamadan devam etmesinde büyük fayda vardır. Ancak, bütün bu hizmetlerin bir tek insan (gerçek kişi) tarafından yürütülmesi mümkün müdür? Her şeyden önce bu tür hizmetlerin görülmesine insanların mali gücü yetmez. Örneğin bütün felaketlerde, hatta yurt dışındakilerde bile yardıma koşan Kızılay’ın yerini bir gerçek kişi tutabilir mi?

Kaldı ki, ne kadar büyük mali güce sahip olursa olsun, bir insanın yaşamı da belli bir süreyle sınırlıdır. İnsanlar geçici (fâni) varlıklardır; er geç bir gün hayata veda ederler. Bu itibarladır ki, devamlılık arzeden hizmetlerin kesintisiz görülmesine bir insanın ömrü yetmemektedir.

Bütün bu sebeplerden dolayı, devamlılık arzeden iş ve hizmetlerin yürütülebilmesi, ancak yeteri kadar mali güce sahip olabilen ve ömrü de sınırlı olmayan ölümsüz varlıkların hukuk düzenince birer hak süjesi, birer kişi olarak tanınmasıyla mümkün olur. İşte bu varlıklar da tüzel kişilerden başkası değildir.

O halde, tüzel kişilik, belli bir amacı gerçekleştirmek üzere bağımsız bir varlık halinde örgütlenmiş olup, haklara ve borçlara sahip olma iktidarı hukuk düzenince tanınmış bulunan kişi ve mal topluluklarıdır.

Yukarıdaki tanımdan anlaşıldığı gibi, tüzel kişiler, kendilerini meydana getirmiş olan kişilerden ayrılarak başlı başına bağımsız bir varlık haline gelmektedirler. Onların kendilerine ait bağımsız bir malvarlıkları vardır. İnsanlar gibi hak sahibi olabilirler; hukuki işlem yaparak borç altına girebilirler; hukuka aykırı fiilleriyle başkalarına verdikleri zararlardan dolayı sorumlu olurlar; dâva açabilirler; kendilerine karşı dâva açılabilir; kişilik haklarından yararlanırlar.

Tüzel kişiler başlı başına bir varlığa sahip bulunduklarından dolayıdır ki, ömürleri de gerçek kişilerinki gibi sınırlı değildir. Kendilerini kurmuş olan gerçek kişiler ölmüş olsalar bile, onlar yine de yaşamlarına devam ederler; nitekim Kızılay’ın kurucuları bugün hayatta olmadıkları halde, bu dernek faaliyetlerine pekalâ devam etmektedir. Aynı şekilde, bir anonim şirketi kuranlar sonradan ondan ayrılsalar bile, şirket yeni pay sahipleri (hissedarlar) ile yaşamaya devam ederler.
TÜZEL KİŞİLERİN TÜRLERİ
Tüzel kişiler, çeşitli kıstaslara göre ayırıma tabi tutulabilirler.

Bünyelerine Göre
Tüzel kişiler her şeyden önce bünyelerine, yani iç yapılarına göre ikiye ayrılırlar: Kişi toplulukları, mal toplulukları.
Kişi Toplulukları
Bir tüzel kişi, belli bir gayenin gerçekleştirilmesi maksadıyla ve bağımsız bir varlığa sahip olmak üzere kişilerin bir araya gelmelerinden doğmakta ise, bu tüzel kişi bir kişi topluluğu niteliği arzeder; yani bu tüzel kişinin bünyesi korporatiftir. Onun bünyesini, kurmuş olan kişiler (kurucular) ve sonradan ona katılmış bulunan kişiler (üyeler, ortaklar) teşkil eder. Dernekler, şirketler, devlet, vilayet (İl Özel İdaresi), belediyeler ve köyler, kişi topluluğu niteliğindeki tüzel kişilerdir.
Mal Toplulukları
Bir tüzel kişi, belli bir gayeyi gerçekleştirmek maksadıyla ve bağımsız bir varlığa sahip olmak üzere kişilerin belli bir malı veya malları bu gayeye özgülemelerinden meydana gelmekte ise, bu tüzel kişi mal topluluğu niteliğini arzeder; yani bu tüzel kişinin bünyesi kurumsaldır. Vakıflar ve kamu kurumları, örneğin üniversiteler mal topluluğu niteliğindeki tüzel kişilerdir.
Tabi Oldukları Hukuka Göre
Tüzel kişiler bir de tabi oldukları hukuk kurallarına göre bir ayırıma uğrarlar: Kamu hukuku tüzel kişileri, özel hukuk tüzel kişileri.
Kamu Hukuku Tüzel Kişileri
Kamu hukuku tüzel kişileri, kamu hukukuna tabi bulunan tüzel kişilerdir. Bu tür tüzel kişiler kamu gücünü (amme iktidarını) temsil ederler; böylece özel hukuk kişileriyle olan ilişkilerinde eşit değil, üstün bir durumda bulunurlar. Diğer taraftan, bu tür tüzel kişiler kuruluş, işleyiş ve sona eriş bakımlarından da özel hukuk tüzel kişilerinden ayrılırlar. Örneğin bunlar bir kanunla kurulurlar ve özel hukuk tüzel kişileri gibi kendi iradeleriyle kendilerini ortadan kaldıramazlar (feshedemezler).

Kamu Yönetimleri (Amme İdareleri) denilen devlet, vilayet (İl Özel İdareleri), belediyeler ve köyler, kişi topluluğu niteliğindeki kamu hukuku tüzel kişileridir. Kamu Kurumları (Amme Müesseseleri), örneğin üniversiteler, hastaneler ve "Türkiye Radyo Televizyon Kurumu" (TRT) mal topluluğu niteliğindeki kamu hukuku tüzel kişileridir.
Özel Hukuk Tüzel Kişileri
Özel hukuk tüzel kişileri, özel hukuka tabi olan tüzel kişilerdir. Bu tür tüzel kişiler diğer kişilerle olan ilişkilerinde eşit durumdadırlar. Diğer taraftan, bu tür tüzel kişiler kamu hukuku tüzel kişileri gibi bir kanunla değil, kişilerin iradeleri ile kurulur ve yine kendi iradeleriyle ortadan kaldırılabilirler.

Özel hukuk tüzel kişileri, gerçekleştirmek istedikleri gayelerinin mahiyetine göre, iktisadi amaçlı tüzel kişiler ve iktisadi olmayan amaçlı tüzel kişiler veya kazanç paylaşma amacı güden tüzel kişiler ve kazanç paylaşma amacı gütmeyen tüzel kişiler şeklinde bir ayırıma tabi tutulurlar.

İktisadi amaç ya da kazanç paylaşma amacı güden tüzel kişilere şirket (ortaklık) denir ki, bunlar Ticaret Kanununa tabidirler. Örneğin bankalar bu tür tüzel kişilerdendir. Ticaret Kanunumuz "Ticaret Şirketleri" başlığı altında kollektif, komandit, anonim ve limited şirket türlerini düzenlemiştir.

İktisadi olmayan gaye ya da kazanç paylaşmaktan başka bir gaye güden tüzel kişilere ise dernek denir ki, bunlar Medeni Kanun ile özel bir kanun olan "Dernekler Kanunu" hükümlerine tabidirler. İktisadi olmayan gayelere örnek olarak siyasi, edebi ve ilmi gayeler ile hayır yapmaya, sanata ve spora yönelik gayeleri gösterebiliriz "Medeni Kanun" hükümlerine tabi olan vakıflar da kural olarak iktisadi olmayan gayeli tüzel kişilerdir.
TÜZEL KİŞİLİĞİN BAŞLANGICI
Daha önce de gördüğümüz gibi gerçek kişiliğin başlangıç anı, çocuğun (insanın) sağ ve tam olarak doğduğu andır (MK.m.28/I). Tüzel kişilerin insanlar gibi fizyolojik varlığı olmadığından onların kişiliğinin başlangıç anının doğum gibi biyolojik bir olaya bağlanmasına imkan yoktur. O halde, bu anı hukuk düzeninin tespit etmesi zorunluluğu vardır.
Başlangıç Anını Tespit Eden Sistemler
Tüzel kişilerin hangi anda kişilik kazandıklarını tespit eden sistemler, serbest kuruluş sistemi, izin sistemi ve tescil sistemi olmak üzere üçe ayrılır.
Serbest Kuruluş Sistemi
Serbest kuruluş sistemine göre, tüzel kişiliğin başlangıç anı, hukuk düzeninin tespit ettiği koşullara uyulmak kaydıyla kurucuların bu yoldaki iradelerini açıkladıkları andır. O halde, kişilik kazanmak için, başkaca resmi bir işleme ve devletten izin almaya lüzum yoktur.
İzin Sistemi
Ruhsat sistemi de denilen izin sistemine göre, bir tüzel kişinin doğabilmesi için devletten bu yolda izin almak gerekir. O halde kişiliğin başlangıç anı da, iznin verildiği andır. Böyle bir izin alınmamış olduğu sürece bir tüzel kişilik doğmuş olamaz.
Tescil Sistemi
Tescil sistemine göre, tüzel kişinin doğabilmesi ancak onun resmi bir sicile tescil edilmesiyle mümkün olabilir. O halde tüzel kişiliğin başlangıç anı resmi sicile tescil anıdır. Bu sicilin hangi sicil olduğunu hukuk düzeni tespit eder. Tescil (kayıt) yapılmadığı sürece tüzel kişilik de doğmuş olmaz.
Türk Hukukundaki Durum
Hemen belirtelim ki, Türk hukukunda bu sistemlerden birinin benimsemesi yoluna gidilmeyerek her üç sisteme de yer verilmiştir. Gerçekten, bir görüşe göre serbest kuruluş sistemi kısmen dernekler hakkında geçerlidir. Nitekim bu Medeni Kanunun m.59 hükmünden anlaşılır.

Bir başka görüş ise, dernekler hakkında “normatif bildirim sistemi” nin geçerli olduğunu zira tüzel kişiliğin kurucuların iradelerini açıkladığı anda değil, fakat dernek tüzüğü ile kuruluş bildirgesi ve eklerini kurulduğu yerin en büyük mülki amirliğine verildiği anda kazanıldığını savunuyor.

İzin sistemi ise, isimleri sonradan “oda” olarak değiştirilen esnaf ve sanatkarlar dernekleri hakkında geçerlidir. Esnaf ve Sanatkârlar Kanununun 3. maddesi hükmüne göre bu konuda izin verecek olan makam, Sanayi ve Ticaret Bakanlığıdır.

Diğer taraftan sermaye şirketlerinin, örneğin anonim ve limited şirketlerin kurulmaları için de Sanayi ve Ticaret Bakanlığından izin almak gerekir. Ancak bunların tüzel kişilik kazanabilmeleri için ayrıca ticaret siciline tescil edilmeleri de lazımdır. O halde bunlar bakımından izin+tescil sistemi söz konusudur denilebilir.

Nihayet, tescil sistemi de, vakıflar ile kişi şirketleri, yani kolektif ve komandit şirketler bakımından söz konusu olur. Gerçekten vakıflar, vakfedenin yerleşim yeri mahkemesinde tutulan sicile (MK.m.102); kolektif ve komandit şirketler ise, ticaret siciline tescil edilmekle tüzel kişilik kazanırlar.
TÜZEL KİŞİLİĞİN EHLİYETLERİ
Hak Ehliyeti
Hak ehliyeti, hak ve borç sahibi olabilme, yani hakların ve borçların süjesi olabilme iktidarıdır. Gerçek kişiler gibi tüzel kişilerin de hak ehliyeti vardır. Ancak; cins, yaş, hısımlık gibi yaradılış icabı sadece insanlara özgü medeni haklar pek tabii tüzel kişiler hakkında söz konusu olmaz. (MK.m.48) tüzel kişiler bunun dışındaki bütün medeni hakları kazanabilirler ve borçlara sahip olabilirler.

Diğer taraftan, sadece tüzel kişilere özgü haklar da vardır. Örneğin üyelerinden aidat (ödenti) isteme hakkı, üyelikten çıkarma hakkı gibi. Tüzel kişilerin de gerçek kişiler gibi kişilik hakları vardır. Bu itibarladır ki, onlar da tıpkı gerçek kişiler gibi manevi bütünlüklerine, adlarına, iktisadi bütünlüklerine karşı hukuka aykırı saldırılarda bulunulduğu takdirde Medeni Kanunda belirtilmiş olan davaları açabilirler.
Fiil Ehliyeti
Fiil ehliyeti, bir kişinin kendi fiilleriyle hak edinebilmesi ve borç altına girebilmesidir.Gerçek kişiler gibi tüzel kişilerin de fiil ehliyetleri vardır. Ancak, fiil ehliyetinin koşulları, ayırt etme gücüne sahip olmak, ergin olmak ve kısıtlı olmamak, tüzel kişiler hakkında söz konusu olmaz.

Tüzel kişilerin fiil ehliyeti kanuna ve tüzüklerine göre gerekli organlara sahip oldukları andan itibaren başlar (MK.m.49). Gerçek kişiler fiil ehliyetlerini kendi beyin, ağız ve elleriyle kullanırlar. Fakat tüzel kişilerin fizyolojik varlığı olmadığından, onların fiil ehliyetini kullanabilmeleri için bazı organlara sahip olmaları gerekir. Bu organlar sanki tüzel kişinin beyni, ağzı ve elleri gibidir. Tüzel kişinin iradesi bu organlarda oluşur ve üçüncü kişilere karşı bu organlar vasıtasıyla açıklanır. Yoksa organlar tüzel kişinin bir temsilcisi değildir. Tüzel kişilerin iki türlü organı vardır: Kanuni organlar, iradi organlar.
Kanuni Organlar
Kanuni organlar, kanundan dolayı bir tüzel kişinin mutlaka sahip olması gereken organlardır. Örneğin derneklerde kanuni organlar, genel kurul, yönetim kurulu ve denetleme kuruludur. Bir derneğin bu organlara sahip olmaksızın yaşayabilmesine imkan yoktur. Vakıfların bir tek kanuni organı vardır ki, o da "yönetim organı"dır (MK.m.109/1). Vakıflar kişi topluluğu niteliğinde olmadığından onlarda üyelik ve dolayısıyla da genel kurul yoktur.
İradi Organlar
İradi organlar, bir tüzel kişinin, kanundan ötürü mutlaka sahip olması gerekmeyen ve fakat gayesine erişebilmek için lüzumlu görerek bünyesinde yer verebileceği organlardır. Örneğin bir dernekte haysiyet divanı, danışma kurulu gibi iradi organlar bulunabilir, fakat her dernekte bu organların mutlaka da bulunması zorunlu değildir.

Tüzel kişilerin hukuki işlem ehliyeti, haksız fiillerden sorumlu olma ehliyeti ve dava ehliyeti vardır. O halde bir dernek, yönetim kurulu vasıtasıyla hukuki işlemler yapabilir; örneğin lüzumlu eşyaları satın alabilir, bir yer kiralayabilir, bir bankada hesap açtırabilir, ödünç para alabilir. Ancak yapacağı hukuki işlemlerin kendi gayesinin sınırları içerisinde kalması da şarttır. O halde bir tüzel kişi, gayesiyle yakından ilişkili bulunmayan bir hukuki işlemi yapamaz. Tüzel kişilerin fiil ehliyetinin böylece gayeleri ile sınırlandırılmış olmasına tahsis (özgüleme) prensibi (ultra-vires) denir.

Tüzel kişiler, organlarının organ sıfatıyla görevlerini yaparken başkalarına vermiş oldukları zararlardan da sorumludurlar. Örneğin bir derneğin yönetim kurulu, derneğin organı olarak hukuka aykırı bir fiille örneğin yayımladıkları bir bildiriyle herhangi bir kimsenin kişilik haklarına zarar verirse, zarara uğrayan kimse bu zararını doğrudan doğruya dernekten talep edebilir. Fakat yöneticiler organ sıfatıyla hareket etmemiş iseler, bu zararlardan bizzat kendileri sorumludurlar; bu zararlar tüzel kişiden istenemez.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
8. kısım süper dökümanlar
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
AÖF ADALET ÖNLİSANS BÖLÜMÜ :: DERSLERİMİZ VE DÖKÜMANLARI :: Hukuka Giriş-
Buraya geçin: