AÖF ADALET ÖNLİSANS BÖLÜMÜ
AOF ADALET BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİNİN BULUŞMA NOKTASI OLAN FORUMUZA HOSGELDİNİZ...FORUMUZDA NEDEN ADALET OKUMALIYIM,MEZUNİYETİMDEN SONRA NERELERDE ÇALIŞABİLİRİM,ADALET ÖĞRENCİLERİNİN DERSLERİ İLE İLGİLİ DÖKÜMANLAR VE DAHA BİRCOK SEYİ BULABİLİRSİNİZ...UMARIM İŞİNİZE YARAYACAK BİLGİLERİ BULABİLİRSİNİZ...

UNUTMAYINIZ Kİ FORUMUMUZDAN DAHA AYRINTILI BİR ŞEKİLDE YARARLARNMAK İÇİN ÜYE OLMANIZ GEREKMEKTEDİR!...


Anadolu Üniversitesi, Adalet Önlisans Bölümü Öğrencilerinin Toplanma Noktası...
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap
Arkadaslar forumumuzda yer almasını istediğiniz bölümler ve size göre eksiklikler yanlıslıklar v.b. varsa bana " murat09 " özel mesaj atarasnız isteklerinizi yerine getirmeye calısacağım...
Arkadaslar www.aofadalet.tr.gg adında bir sitemizi daha açtık.Benim ve arkadaşlarımızın internet üzerinden yaptıkları radyo yayınını dinleyebilir,o anda online olan arkadaslarımızla sohbet ederek eğlenceli vakitler gecebilirsiniz.

Paylaş | 
 

 9.kısım süper dökümanlar..

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
murat_admin@



Mesaj Sayısı : 46
Puan : 134
Tesekkür Puanı : 3
Kayıt tarihi : 16/09/10

MesajKonu: 9.kısım süper dökümanlar..    Perş. Eyl. 16, 2010 8:53 pm

TÜZEL KİŞİLİĞİN SONA ERMESİ
Tüzel kişiler, insanlar gibi hayatları (ömürleri) sınırlı olan varlıklar değildir; varlıkları uzun zaman devam edebilir. Bununla beraber tüzel kişileri ebedi varlıklar olarak kabul etmek de doğru değildir; çünkü öyle durumlar vardır ki, bunlar ortaya çıktığı takdirde bir tüzel kişinin de hayatı, aynen gerçek kişilerinki gibi sona erebilir. Medeni Kanunumuz, bütün tüzel kişileri kapsayan sona erme sebeplerini belirtmemiş, sadece derneklere ve vakıflara özgü sona erme durumlarını düzenlemiştir. Aşağıda sadece derneklere özgü sona erme hallerini ele alacağız. Derneklerde tüzel kişiliğin sona erme durumlarını başlıca iki grupta toplamak mümkündür:

İnfisah (Dağılma)
İnfisah ya da dağılma, bir derneğin tüzel kişiliğinin belli durumlarda herhangi bir işleme veya karara lüzum olmaksızın kendiliğinden sona ermesidir. Bir derneğin kendiliğinden dağılma halinin tespiti, dernek merkezinin bulunduğu yerin en büyük mülki amirinin kararıyla olur. Derneklerin böylece kendiliğinden dağılmalarını gerektiren durumlar şunlardır:
Amacın Gerçekleşmiş Olması
Daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, tüzel kişiler belli bir amacı gerçekleştirmek üzere kurulmuş olan varlıklardır. O halde, meydana gelmelerinin sebebi ortadan kalkar, yani amaçlarını gerçekleştirirler, erişmek istedikleri amaca ulaşırlarsa, yaşamalarına artık lüzum kalmaz. Örneğin köye okul yaptırmak amacıyla kurulmuş olan bir dernek neticede okulu yaptırırsa, artık bu derneğin fonksiyonu da sona ermiş olacağından kendiliğinden dağılması, yani kişiliğinin son bulması gerekecektir (MK.m.87).
Sürenin Geçmiş Olması
Bir dernek kurulurken belli bir süreyle devam edeceği önceden tespit edilmişse, bu sürenin geçmiş olması hali de o tüzel kişinin kendiliğinden dağılması sonucunu doğurur (MK.m.87).
Yönetim Kurulunu Kuramayacak Hale Gelme
Bir dernek, tüzüğüne göre, yönetim kurulunu kuramayacak hale gelirse, bu hal de onun kendiliğinden dağılmasını gerektirir (MK.m.87). Medeni Kanunun 84’üncü maddesi uyarınca derneğin merkez yönetim kurulları beş kişiden az olamaz. O halde bir dernekte kayıtlı üye sayısı beşten aşağı düşerse, yönetim kurulunu kurmak hukuken mümkün olamayacağından o dernek kendiliğinden dağılmış sayılır.
Aciz Hale Düşme
Bir dernek aciz haline düşer, yani borçları mevcudundan çok fazla olur ve bunları bir türlü ödeyemezse, bu durum da tüzel kişiliğin kendiliğinden sona ermesi sonucunu doğurur (MK.m.87).
Üst üste İki Olağan Genel Kurul Toplantısının Yapılamaması
Bir derneğin olağan genel kurul toplantısı Medeni Kanunun 78’inci maddesinde belirtilen yeter sayının (nisabın) bulunmaması sebebiyle üst üste iki defa yapılamazsa, bu dernek kendiliğinden dağılmış sayılır (MK.m.87).
İlk Genel Kurul Toplantısının Yapılmamış Olması
Dernekler, MK.m.60 gereğince yapılan yazılı bildirimi izleyen 6 ay içinde ilk genel kurul toplantılarını yapmak ve organlarını oluşturmak zorundadırlar.
Bu zorunluluğa uyulmaması, yani bildirimi izleyen altı ay içerisinde ilk genel kurul toplantısının yapılmamış olması halinde, her ilgili, sulh hâkiminden derneğin kendiliğinden sona erdiğinin tespitini isteyebilir (MK.m.87).
Fesih (Dağıtılma)
Fesih ya da dağıtılma, bir derneğin, tüzel kişiliğinin herhangi bir kararla ortadan kaldırılması demektir. Bu da iki şekilde olabilir:
Kendi Yetkili Organının Kararıyla
Bir dernek kendisini feshetmeye (dağıtmaya) her zaman karar verebilir (MK.m.88). Fesih kararı vermeye yetkili olan organ, derneğin genel kuruludur. Nitekim Medeni Kanun, m.88 hükmünde bunu belirtmiştir. Eğer bir derneğin feshi yoluna gidilecekse, genel kurula katılma hakkında sahip üyelerin en az üçte ikisinin toplantıda hazır bulunması şarttır. İlk toplantıda bu çoğunluk sağlanamazsa ikinci toplantı gelenlerle açılır. Ancak bu toplantıda derneğin feshine karar verebilmek için, hazır bulunan üyelerin üçte ikisinin bu yolda oy vermesi gerekir (MK.m.78). Derneğin feshi yönetim kurulu tarafından mahallin en büyük mülki amirliğine yazıyla bildirilir.
Yargısal Bir Kararla
Bir dernek, Medeni Kanunun öngördüğü durumlarda yargısal bir kararla, yani bir mahkeme hükmüyle de feshedilebilir. Bu durumlar şunlardır:
Gayenin Hukuka veya Ahlaka Aykırı Hale Gelmesi
Tüzel kişiler hukuka veya ahlaka aykırı gayelerle kurulamazlar; diğer bir deyimle gayeleri hukuka veya ahlaka aykırı olan tüzel kişiler kişilik kazanamazlar (MK.m.56/II). Başlangıçta gayesi hukuka veya ahlaka aykırı olmayan bir derneğin gayesi sonradan hukuka veya ahlaka aykırı hale gelirse, bu dernek ilgililerden birinin veya savcının istemi üzerine mahkeme kararıyla feshedilir (kapatılır) (MK.m.89).
Medenî Kanunun Emredici Hükümlerine Uyulmamış Olması
Medenî Kanunun emredici hükümlerine uyulmamış olması halinde de dernekler mahkeme kararıyla feshedilir (kapatılır). Buna örnek olarak şu durumları gösterebiliriz: Medeni Kanununun 60’ıncı maddesi gereğince yetkili merciler tarafından yapılan yazılı isteme rağmen, 30 gün içinde kuruluş bildirisinde, tüzükte ve kurucuların hukuki durumlarındaki noksanlıkların tamamlanmamış veya kanuna aykırılıkların giderilmemiş olması; olağan genel kurul toplantısının tüzükte belirtilen süre içinde yapılmamış veya kanunen oluşturulması gereken zorunlu organların oluşturulmamış olması.

Görüldüğü üzere, dernekler kural olarak bir mahkeme kararıyla feshedilebilirler. Gerek derneklerin gerek vakıfların feshine (kapatılmasına) karar verecek olan mahkeme, asliye hukuk mahkemesidir. Fakat bir kişi topluluğu niteliğinde olan siyasi partilerin feshine (kapatılmasına) "Anayasa Mahkemesi" karar verir.
Sona Ermenin Sonuçları
Tüzel kişilerin kişiliğinin sona ermesinin hukuki sonuçları Medeni Kanunumuzun 52,53 ve 54’üncü maddelerinde düzenlenmiştir. Bu hükümlere göre: Tüzel kişilik sona erince ilk defa onun mallarının tasfiyesi işlemine girişilir; yani alacakları tahsil edilerek, borçları ödenir. Bu tasfiye işlemi, kanunda ve kuruluş belgesinde aksine hüküm bulunmadıkça, terekenin resmi tasfiyesine ilişkin hükümlere göre yapılır (MK.m.53). Sona eren tüzel kişinin kişiliği, ehliyeti tasfiye amacıyla sınırlı olmak üzere tasfiye sırasında da devam eder. Tüzel kişinin malvarlığı, kanunda veya kuruluş belgesinde başka bir hüküm bulunmadıkça ya da yetkili organı başka türlü karar verilmedikçe, en yakın amacı güden kamu kurum veya kuruluşlarına geçer. Bu malvarlığı daha önce özgülendiği amaç için kullanılır. Hukuka veya ahlâka aykırı amaç güttüğü için kişiliği mahkeme kararıyla sona eren tüzel kişinin malvarlığı her hâlde ilgili kamu kuruluşuna geçer. Medeni Kanunumuz tüzel kişi türlerinden sadece ikisini düzenlemiş bulunmaktadır ki, bunlardan biri kişi topluluğu niteliğinde olan Dernek, diğeri ise Vakıftır.
BORÇ İLİŞKİSİ, SORUMLULUK, BORCUN KAYNAKLARI -10
BORÇ KAVRAMI
Borç sözcüğü çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır. Dar anlamda borç, bir bakıma sadece para borcunu ifade eder; örneğin bir kimse "bakkala, kasaba, manava ve hatta arkadaşıma borcum var" dediği zaman, bununla, sözü geçen kişilere belli miktarda para borcunun bulunduğunu söylemek ister.

Diğer taraftan, dar anlamda borç deyimi ile iki kişiden birinin diğerine karşı yerine getirmekle yükümlü bulunduğu bir davranış da ifade edilmek istenir; örneğin elbise diktirmek üzere terzi ile yaptığımız eser sözleşmesinde(istisna akdinde) terzinin borcu, elbiseyi dikerek bize teslim etmek; bir dolmakalem satın almak üzere yaptığımız satım sözleşmesinde satıcının borcu dolmakalemin zilyetlik ve mülkiyetini bize devretmektir. Bizim borcumuz ise, kararlaştırılmış olan dikiş ücretini terziye veya dolmakalemin satış bedelini (semeni) satıcıya ödemektir.

Geniş anlamda borç ise alacaklı ve borçlu diye isimlendirilen iki taraf arasında mevcut bulunan hukuki bir bağı ifade eder ki, buna borç ilişkisi (borç münasebeti) denilmektedir.
BORÇ İLİŞKİSİ KAVRAMI
Borç ilişkisi, iki taraf arasında mevcut olan ve bunlardan birini (borçlu) diğerine (alacaklı) karşı belli bir davranış biçiminde (edim) bulunmakla yükümlü kılan hukuki bir bağdır.

Borç sözcüğü ile çoğu kez ifade edilmek istenilen de, işte bu hukuki bağ, yani "borç ilişkisi"dir. Gerçekten, borçlar hukuku denildiği zaman, bununla borç ilişkilerini düzenleyen hukuk kuralları ifade edilmek istenir. Aynı şekilde, borçların kaynakları deyimiyle, iki taraf arasında bir borç ilişkisinin doğmasına neden olan olgular belirtilmek istenir. Nitekim Borçlar Kanunumuz da borç sözcüğünü çoğunlukla bu anlamda, yani borç ilişkisi anlamında kullanmaktadır. Gerçekten, Borçlar Kanunumuzda kullanılan akitten doğan borçlar, haksız fiillerden doğan borçlar, haksız bir fiil ile mal iktisabından (sebepsiz zenginleşmeden) doğan borçlar deyimleri, aslında sözleşmeden doğan borç ilişkilerini, haksız fiillerden doğan borç ilişkilerini ve sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkilerini ifade etmektedirler.

Yukarıdaki tanımlamadan da kolaylıkla anlaşılabileceği gibi, bir borç ilişkisinde daima üç unsura ihtiyaç vardır: Alacaklı, borçlu ve edim. Bu üç zorunlu unsurdan alacaklı ve borçlu, borç ilişkisinin taraflarını oluştururlar. Her borç ilişkisinde mutlaka alacaklı ve borçlu taraf vardır; alacaklısı veya borçlusu bulunmayan bir borç ilişkisi söz konusu olamaz.
Alacaklı
Alacaklı, aralarındaki borç ilişkisine dayanarak borçludan kendisine bir edimde bulunmasını istemek yetkisine sahip bulunan taraftır. Örneğin bir bağışlama sözleşmesinde alacaklı, bağışlayandan bağışlama konusu olan (bağışladığı) şeyi kendisine teslim etmesini isteyebilecek olan bağışlanandır.
Borçlu
Borçlu, aralarındaki borç ilişkisi dolayısıyla, alacaklıya bir edimde bulunma yükümlülüğü altına girmiş olan taraftır. Yukarıdaki örnekte borçlu, bağışlama konusu olan (bağışladığı) şeyi bağışlanana teslim etmekle yükümlü bulunan bağışlayandır.
Edim
Edim, aralarında mevcut borç ilişkisi dolayısıyla alacaklının borçludan isteyebileceği, borçlunun da yerine getirmekle yükümlü bulunduğu bir davranış biçimidir. Yukarıdaki örnekte borçlunun edimi, bağışlama konusu olan şeyi bağışlanana teslim etmektir.

Edimin konusu çeşitli olabilir; örneğin satım sözleşmesinde satıcının edimi, satılan malı alıcıya teslim etmek (vermek); hizmet sözleşmesinde işçinin edimi, kararlaştırılmış olan hizmeti görmek (yapmak); rekabet yasağı anlaşmasında ise borçlunun edimi, rekabette bulunmamak (yapmamak)tır. O halde edimin konusu, bir şey vermek, bir şey yapmak veya bir şey yapmamak şeklinde ortaya çıkar.

Edimin konusunun kanuna (hukuka), ahlaka ve adaba aykırı olmaması, aynı zamanda imkansız bulunmaması da gerekir (BK.m.20/1)
Edimin konusunun belli olması, hiç değilse belli edilebilir olması gerekir. Edimin belli olması gereğinin temelini, borçlunun neyi yerine getirmekle (ifa etmekle) yükümlü olduğunu, alacaklının da borçludan neyin yerine getirilmesini isteyebileceğini bilmesi oluşturur.

Edim, başlangıçta belli edilmiş olabileceği gibi, sonradan belli edilebilmesi de mümkündür. Başlangıçta belli olmayan edimin sonradan belli edilmesi yetkisi sözleşmeyle taraflardan birine veya üçüncü kişiye tanınmış olabilir. Bu yetki taraflardan birine tanınmış bulunuyorsa, yetkili taraf edimi hakkaniyete uygun biçimde belirlemek zorundadır.

Her borç ilişkisinde mutlaka edim vardır. Bu edim, borçlu yönünden bakıldığında borç, alacaklı yönünden bakıldığında ise alacak şeklinde görünür. Örneğin terzinin elbise dikme yükümü, borç ; müşterinin (iş sahibinin) elbisenin dikilmesini isteme yetkisi, alacaktır.

Borç ilişkisinden alacaklının elde ettiği alacak hakkı, kendisine borçludan edimini yerine getirmesini istemek yetkisini verir ki, buna talep hakkı denir. Borçlu, edimini kendi isteğiyle yerine getirmediği takdirde, alacaklı bu talep hakkını yargı organları vasıtasıyla kullanır ki, buna da dava hakkı deriz.
Edimin Türleri
Edimin konusunun bir şey vermek, bir şey yapmak veya bir şey yapmamak (bir yapmaktan kaçınmak) şeklinde ortaya çıkabileceğini yukarıda görmüştük.

Bir şey vermeye, örneğin bir miktar paranın ödenmesine, satılan malın mülkiyet ve zilyetliğinin alıcıya geçirilmesine, bir şeyin geri verilmesine ilişkin edimler ile bir şey yapmaya, örneğin işçinin işverene bir hizmet görmesine ilişkin edimlere olumlu edim (müspet edim); bir şey yapmamaya, örneğin rekabet yasağı anlaşmasında rekabette bulunmamaya veya alacaklı tarafından yapılan bir davranışa katlanmaya ilişkin edimlere ise, olumsuz edim (menfi edim) denilmektedir.

Olumlu edimlerden bazıları bizzat borçlunun kendi bedeni veya fikri kuvvet ve becerisiyle yerine getirilebilir ki, bu tür olumlu edimlere kişisel edim (şahsi edim) denir. Örneğin bir ressamın sizin yağlı boya portrenizi yapmayı taahhüt etmesi halinde, durum böyledir. Kişisel edimlerin bizzat borçlu tarafından yerine getirilmeleri gerekir; bu edimleri borçlu adına başkaları (üçüncü kişiler) yerine getiremezler. Diğer taraftan, kişisel edimler borçlunun ölümü halinde mirasçılara geçmezler. Bazı olumlu edimler ise, doğrudan doğruya borçlunun malvarlığıyla ifa edilir ki, bunlara da maddi edim adı verilir. Örneğin satıcının satılan malın mülkiyetini alıcıya geçirmesi veya borçlunun borçlu bulunduğu bir miktar parayı alacaklıya ödenmesi veya iadesi gereken şeyi geri vermesi, hep maddi edim çeşitleridir.

Edimler, sürelerine göre ani edim (bir defalık edim) ve sürekli edim şeklinde bir ayırıma uğrarlar. Ani edim (bir defalık edim, süreksiz edim), bir fiil veya birden çok fiillerle bir anda yerine getirilen edimlerdir. Örneğin satıcının sattığı malı mülkiyeti geçirmek amacıyla alıcıya teslim etmesi, alıcının malın bedelini (semeni) satıcıya ödemesi, boyacının ayakkabıyı boyaması, kiracının her ay kira bedelini ev sahibine (kiralayana) ödemesi durumlarında ani edim söz konusudur. Sürekli edim, kesintisiz bir fiil veya davranışla ifa edilen, yani belli bir süre borçluyu devamlı bir uyma (riayet) yükümü altında bırakan edimlerdir. Örneğin kira sözleşmesinde kiralayanın kiralanan şeyi sözleşmeden anlaşılacak biçimde kullanılmaya elverişli bir halde bulundurmakla kira süresince yükümlü olması veya hizmet sözleşmesinde işçinin sözleşme süresince hizmet etmekle yükümlü olması durumlarında hep sürekli edim söz konusudur.

Edimler bir de bölünebilip bölünememelerine göre bölünebilen edim ve bölünmez edim şeklinde bir ayırıma uğrarlar. Bölünebilen edim, edim konusu olan şeyin niteliğinde veya değerinde esaslı bir değişiklik olmaksızın birbirine eşit birden çok parçalara ayrılabilen edimlerdir. Örneğin satım sözleşmesinde alıcının semen (satış bedeli) borcunun konusu olan edim, yani para borcu bu nitelikte bir edimdir.

Bölünmez edim ise, edim konusu olan şeyin niteliğinde ve değerinde esaslı bir değişiklik olmaksızın birden çok parçalara ayrılması mümkün olmayan edimlerdir. Örneğin yapmama borcunun konusu olan edimler ile çoğu kez bir şey yapma borcunun konusu olan edimler,örneğin işçinin hizmet edimi bu nitelikteki edimlerdir.
SORUMLULUK KAVRAMI
Bir borç ilişkisinde borçlu, alacaklıya karşı belli bir davranış biçiminde bulunma, yani üstlendiği (taahhüt ettiği) edimi yerine getirme yükümlülüğü altına girmiştir. Borçlu edimini kendi isteğiyle yerine getirmeyecek olursa, hukuk düzeni alacaklıya borçlunun malvarlığına el koyabilme imkanını tanımaktadır ki, buna sorumluluk diyoruz. Başka bir deyişle sorumluluk, alacaklının alacağını alabilmesi için borçluya ait malvarlığına cebri icra yoluyla el koyabilme yetkisi ve borçlunun bunlara katlanmak zorunda olması demektir.

Görüldüğü gibi, hukuk düzeni borcun ifa edilmesini hiçbir zaman borçlunun isteğine ve iyi niyetine bırakmamakta, onu ifaya zorlayıcı yollar öngörmektedir. Gerçekten borçlu, edimini kendi isteğiyle yerine getirmediği takdirde, alacaklı alacağını devletin yetkili organları vasıtasıyla ve zorla alabilmektedir. Öyleyse, borcun bir sorumluluğa bağlanmış olması, alacağın elde edilmesine imkan sağlamaktadır.
Türleri
Sorumluğun çeşitli türleri vardır. Aşağıda bunları inceleyeceğiz:

Kişi (Şahıs) İle Sorumluluk
Kişi (şahıs) ile sorumluluk, alacaklının alacağını elde edebilmek için doğrudan doğruya borçlunun kişiliğine el atabilmesi demektir. Eski devirlerde alacaklılar borcun ifa edilmemesi halinde borçlunun şahsına el atabiliyorlar, Örneğin borçluyu parçalamak, öldürmek hakkına sahip bulunuyorlardı. Zamanla bu tür sorumluluk biraz yumuşatılarak borçlunun alacaklı tarafından borcu oranında çalıştırılması, yani alacaklının kölesi haline gelmesi şekline dönüştürüldü. Bir süre sonra borçlunun borcu için hapsedilmesi usulü geçerli olmaya başladı. Nitekim ülkemizde de hapis usulü l929 tarihine kadar devam etmişti. Bugün artık borç için hapis veya kişi ile sorumluluk esası geçerli değildir.
Mal ile Sorumluluk
Modern hukuk sistemlerinde borçlu borcun ifa edilmemesinden bizzat kendi şahsı ile değil, malvarlığı ile sorumludur. Başka bir deyişle borçlu, edimini kendi isteğiyle yerine getirmediği takdirde alacaklı, İcra ve İflas Kanunu hükümleri uyarınca devlet gücü yardımıyla borçlunun mallarına el koymak suretiyle alacağını alabilmektedir. Mal ile sorumluluğun iki türü vardır. Aşağıda bunları kısaca değineceğiz:
Sınırsız Sorumluluk
Sınırsız sorumluluk, borçlunun borcundan dolayı bütün mallarıyla (malvarlığıyla) sorumlu olması demektir ki, kural olarak borçlu bütün mallarıyla sorumludur. Başka bir deyişle alacaklı, borç ödenmediği takdirde borçlunun malvarlığının aktif kısmındaki bütün mallara ve haklara cebri icra yoluyla el koyabilir; yani bunları haczettirerek sattırabilir ve alacağını bu suretle elde edebilir. Borçlunun bütün malvarlığını kapsayan bu sorumluluğa kişisel sorumluluk da denilmektedir. Ancak, kişisel sorumluluğu, yukarıda incelediğimiz ve bugün ülkemizde artık geçerli olmayan kişi ile sorumluluk kavramıyla karıştırmamak gerekir.

Sınırsız sorumluluk kural olmakla beraber, İcra ve İflas Kanunumuz borçlunun hayatını ve mesleğini devam ettirebilmesi için zorunlu olan mallarını bu sorumluluğun dışında tutmuştur. Gerçekten İİK.m.82'de teker teker sayılmış olan ve alacaklının el koyamayacağı bu mallara haczi caiz olmayan mallar denir ki, bunlara örnek olarak borçlunun kendisi ve mesleği için lüzumlu elbise ve eşyasını, ailesine lüzumlu olan yatak takımlarını, vazgeçilmesi kabil olmayan mutfak takımı ve pek lüzumlu ev eşyasını, borçlunun haline uygun evini, bazı özürlülerin (malullerin) ve emeklilerin maluliyet ve emekli maaşını gösterebiliriz. Bu istisnalar dışında kural, borçlunun bütün malvarlığıyla sorumlu olmasıdır.
Sınırlı Sorumluluk
Kural borçlunun sınırsız sorumluluğu olmakla beraber, hukuk düzeni mal ile sorumluluğu bazı durumlarda konu ve miktar bakımından sınırlamakla bu kurala istisnalar da getirmiş bulunmaktadır. Bu tür sorumluluğa sınırlı sorumluluk denilmektedir. Aşağıda bunları inceleyeceğiz:
Belli Mallarla Sınırlı Sorumluluk
Bu tür sorumlulukta borçlu, bütün mallarıyla değil, fakat bunlardan sadece bazılarıyla sorumlu olur. Bu tür sorumluluk, kanundan doğabileceği gibi, tarafların aralarında yapacakları bir anlaşma ile de kararlaştırılmış olabilir. Bu tür sorumluluğa şu örnekleri verebiliriz: Devlet (Hazine) en son yasal mirasçı sıfatıyla miras bırakanın (murisin) borçlarından ancak kendisine geçen mallarla sorumludur (MK.m.571). Resmi tasfiye isteminde bulunmuş olan mirasçılar, miras bırakanın borçlarından sadece tereke mevcuduyla sorumludurlar (MK.m.572/II). Donatan bazı durumlarda üçüncü kişinin alacağından dolayı ancak gemi ve navlunla sorumludur (TTK.m.984).
Belli Miktarla Sınırlı Sorumluluk
Bu tür sorumlulukta borçlu kural olarak bütün mallarıyla sorumlu olmakla beraber, sorumluluğu belli miktarla sınırlandırılmıştır. Bu tür sorumluluğa da şu örnekleri verebiliriz: Kefalet sözleşmesinde kefilin sorumlu olacağı borcun miktarının para olarak belirtilmesi gerekir; aksi halde kefalet sözleşmesi geçerli olmaz (BK.m.484). Kefil ancak sözleşmede para olarak belirtilmiş olan miktar kadar sorumludur. Diğer taraftan otelciler ve hancılar yolcuların getirdikleri eşyaların zarara uğramasından veya çalınmasından, kusurları olmadıkça en çok 100 liraya kadar sorumludurlar (BK.m.478); kusurlu iseler sorumlulukları sınırsızdır.
BORCUN KAYNAKLARI
"Borcun kaynakları" deyimi, iki taraf arasında bir borç ilişkisinin doğmasına sebep olan olguları ifade eder. Borçlar Kanunumuz borcun kaynaklarını üç grup halinde düzenlemiştir ki, bunlar da hukuki işlemler (özellikle sözleşmeler), haksız fiiller ve sebepsiz zenginleşmedir. Borcun, daha doğru bir deyişle borç ilişkisinin kaynaklarından en önemlisi hukuki işlemler, özellikle iki taraflı hukuki işlemlerdir. Nitekim Borçlar Kanunumuz da ilk önce bunları düzenlemiştir. Gerçekten, kanunun 1-40'ncı maddeleri kapsayan birinci faslı akitten doğan borçlar başlığını taşımaktadır. Hukuki işlem, hukuki bir sonuç elde etmek üzere irade açıklamasında (beyanında) bulunmak demektir. Hukuki işlemler, tarafları bakımından tek taraflı hukuki işlemler ve çok taraflı hukuki işlemler olmak üzere ikiye ayrılır.

Tek taraflı hukuki işlemler bir kimsenin sadece kendi iradesini açıklamasıyla meydana gelen hukuki işlemlerdir. Örneğin vasiyet tek taraflı bir hukuki işlemdir; çünkü vasiyet, vasiyeti yapan kimsenin (mirasbırakanın) iradesini kanunun belirlediği şekle uygun biçimde açıklamasıyla doğmuş olur.

Çok taraflı hukuki işlemler ise, birden fazla kimsenin irade açıklamalarıyla meydana gelen hukuki işlemlerdir. Bunların içinde en önemlileri, iki tarafın iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun biçimde açıklamalarıyla doğan iki taraflı hukuki işlemler, yani sözleşmelerdir. Örneğin ben dolmakalemimi x lira karşılığında size devretmek, siz de bu bedelle dolmakalemi devralmak üzere iradelerimizi karşılıklı olarak açıklarsak, aramızda bir sözleşme, bir satım sözleşmesi meydana gelmiş olur. Aynı şekilde, iki kimsenin bir malın kullanılma hakkının bir ücret karşılığında ve belli bir süre için devredilmesi konusunda anlaşmaları bir başka sözleşmeye, kira sözleşmesine vücut verir.

Borç kaynaklarının en önemlisi sözleşmeler olduğu içindir ki, biz de bu konu üzerinde etraflıca duracağız. Borcun kaynaklarından bir diğeri de haksız fiillerdir. Borç doğuran olgulardan sonuncusu ise, sebepsiz zenginleşme ya da haksız iktisaptır. Bu borç kaynaklarını ayrı ayrı ele alarak inceleyeceğiz.
SÖZLEŞMEDEN DOĞAN BORÇLAR
Sözleşmelerin Tanımı ve Türleri
Bir önceki ünitede belirtmiş olduğumuz gibi sözleşmeler, borcun kaynaklarındandır. Gerçekten iki taraf, yapacakları bir sözleşme ile aralarında bir borç ilişkisine vücut verirler.

Sözleşme (akit, mukavele), iki tarafın bir hukuki sonucu elde etmek üzere iradelerini karşılıklı ve birbirlerine uygun surette açıklamaları demektir. Örneğin tarafların bir bedel karşılığında belli bir malın mülkiyetinin devredilmesi konusunda anlaşmalarıyla bir satım sözleşmesi meydana gelmiş olur. Aynı şekilde, iki tarafın ücret karşılığında bir eserin meydana getirilmesi konusunda anlaşmalarıyla bir eser sözleşmesi (istisna akdi); ücret karşılığında bir malın kullanılma hakkının belli bir süre devredilmesi konusunda anlaşmaya varmalarıyla ise, bir kira sözleşmesi doğmuş olur.

Sözleşmeler iki taraf arasında hukuki bir ilişki kurarlar; borç ilişkisi denilen bu hukuki ilişkiden de borç doğar. Ancak, bir sözleşmeden her zaman iki tarafa da borç doğmaz. Diğer bir deyişle, bazı sözleşmelerden her iki taraf için de borç doğduğu halde, bazı sözleşmelerden sadece taraflardan birisi için borç doğar. Bu itibarladır ki, sözleşmeler borç yüklenen tarafların sayısına göre, tek tarafa borç yükleyen sözleşmeler ve iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler şeklinde bir ayırıma tabi tutulurlar.

"Tek tarafa borç yükleyen sözleşmeler"de tarafların sadece birisi borç altına girmekte, diğer taraf ise borç yüklenmemektedir. Örneğin bağışlama bu tür sözleşmelerdendir; çünkü bağışlama sözleşmesinde yalnız bağışlayan taraf borç altına girer ki bu borç bağışlama konusu olan şeyin mülkiyetinin diğer tarafa devredilmesidir. Buna karşılık diğer taraf, yani bağışlanan bu sözleşmeyle herhangi bir borç altına girmemekte, sadece bağışlanan şeyin kendisine verilmesini isteme bakımından alacaklı durumunda bulunmaktadır.

İki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde ise, taraflardan her ikisi de borç altına girmektedirler. Örneğin satım, trampa, kira, istisna (eser) ve hizmet sözleşmeleri bu tür sözleşmelerdendir; bu sözleşmelerde taraflardan her biri, diğerine karşı bir edimde bulunmakla yükümlüdür. Örneğin, satım sözleşmesinde satıcı, satılan malın mülkiyetini alıcıya devretme; alıcı ise kararlaştırılan bedeli (semeni) satıcıya ödeme borcu altına girerler. Bu tür sözleşmelerde her iki tarafın edimi karşılıklı olarak mübadele (değiş-tokuş) edilmektedir ki, bu sebepten dolayı bu sözleşmelere, "tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler" veya "karşılıklı sözleşmeler" denir.

Oysa iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerden bazılarında, örneğin ariyet, karz (ödünç), vekalet ve vedia (saklatım) sözleşmelerinde edimlerin karşılıklı olarak değiş-tokuş (mübadele) edilmeleri söz konusu değildir; bu tür sözleşmelere de "eksik iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler" adı verilir.
Sözleşmenin Meydana Gelmesi
Sözleşme, iki taraflı bir hukuki işlemdir; bu itibarladır ki, kendiliğinden değil, ancak iki tarafın karşılıklı ve birbirine uygun surette irade açıklamasında bulunmalarıyla meydana gelebilir. Nitekim Borçlar Kanunumuz da bunu birinci maddesinde, "iki taraf karşılıklı ve birbirine uygun surette rızalarını beyan ettikleri takdirde akit (sözleşme)tamam olur" şeklinde belirtmiştir.

O halde bir sözleşmenin meydana gelebilmesi için, karşılıklı ve birbirine uygun surette yapılmış olan iki irade açıklamasına ihtiyaç vardır. Bu irade açıklamalarından birine icap, diğerine kabul denir.
İcap
Bir sözleşmenin meydana gelebilmesi için gerekli olan iki irade açıklamasından zaman bakımından önce yapılana icap, bu açıklamayı yapan tarafa da icapçı (mucip) denir. icap, sözleşmenin doğmasını sağlamak üzere teklifte bulunmak demektir. Bu teklif (öneri) yani icap, taraflardan herhangi birinden gelebilir; örneğin bir hizmet sözleşmesinde icabı işveren de işçi de yapabilirler. Bir sözleşmenin meydana gelebilmesi için gerekli olan iki irade açıklamasından hangisinin icap hangisinin kabul olduğunun tespitinde açıklamada bulunmuş olan tarafın sıfatı değil, irade açıklamalarından hangisinin zaman itibariyle daha önce yapılmış olduğu konusu önemlidir. Bu sebepledir ki, ister işveren, ister işçi tarafından yapılmış olsun önce yapılmış olan irade açıklaması icaptır.
Mahiyeti ve Unsurları
İcap, tek taraflı ve karşı tarafa varması gerekli (vusulü muktazi) bir irade açıklamasıdır. Bununla icapçı karşı tarafa bir sözleşme yapmayı teklif etmektedir. İcabın mutlaka da belli bir kimseye yapılması şart değildir; kamuya (umuma) karşı da icapta bulunulabilir. Nitekim mağazaların vitrinlerinde üzerine fiyatlarını gösteren etiketler konularak mal sergilemek, kamuya yani herkese karşı yapılmış olan icaptır (BK.m.7/III); bu aleni (herkese açık) icabı herhangi bir kimse kabul edebilir. Bununla beraber uygulamada icap çoğu kez belli bir kimseye karşı yapılmaktadır.

İcabın istenilen hukuki sonucu doğurabilmesi için birtakım unsurları içermesi gerekir. Gerçekten, icap her şeyden önce "sözleşmenin esaslı unsurlarını" içermiş olmalıdır. Örneğin bir satım sözleşmesi yapmak üzere satıcı tarafından yapılan icabın satımın konusu olan malı ve semeni içermesi gerekir. Başka bir deyişle, icap o kadar tam ve mükemmel olmalıdır ki, karşı taraf (kabulcü) hiç bir tereddüde düşmeksizin kabul iradesini açıklayabilsin. Diğer taraftan, icabın icapçının bir sözleşme yapma konusundaki iradesini "ciddi surette" yansıtması gerekir. Başka bir deyişle, icapçı yaptığı icapla bağlanmak istediğini belli etmeli, yani son sözünü söylemiş olmalıdır.. Eğer icapta böyle bir nitelik bulunmuyorsa, bu irade açıklaması icap değil, bir icaba davettir. Nitekim Borçlar Kanunumuz da icapta bulunan kimse bu konudaki haklarının saklı olduğunu açıkça bildirir veya icabıyla bağlı olmak niyetinde bulunmadığı gerek halin icabından gerekse işin özel niteliğinden çıkartılabilirse icabın lüzum ifade etmeyeceğini belirtiyor (m.7/1). Örneğin bir kırtasiyeciye giderek X liraya kadar bir dolmakalem satın olmak istediğimizi söylersek, bu beyanımız icap değil bir icaba davetti; çünkü böylece, irade beyanımızla bağlı kalacağımızı ve mutlaka bir dolmakalem satın alacağımızı ifade etmiş olmuyor, sadece satıcıyı icaba davet etmiş oluyoruz. Diğer bir deyimle, son sözümüzü söylemeyi saklı tutuyor, satıcı ile pazarlığa girişmek istiyoruz. O halde satıcı bize karşı icapta bulunacak, bunu kabul edersek, onunla aramızda bir satım sözleşmesi meydana gelmiş olacaktır. Uygulamada icaba davet çeşitli şekillerde ortaya çıkar; örneğin gazetelerde, radyolar da veya televizyonda fiyat gösterilmeksizin reklamlar, ilanlar yapılması; vitrinlerde fiyatı gösteren etiket konulmaksızın mal sergilenmesi; tarife,katalog veya cari fiyat listeleri gönderilmesi hep birer icaba davettir. Nitekim tarife ve cari fiyat listesi göndermenin bir icap sayılmayacağını bizzat Borçlar Kanunumuz da belirtmektedir (BK.m.7/II).

İcap, kural olarak icapçıyı bağlar; yani icapçı yapmış olduğu icaptan vazgeçemez. Ancak bu kesin bir kural da değildir. Gerçekten, biraz önce de belirtmiş olduğumuz gibi icapçı icabını yaparken icabı ile bağlı olmadığını açıkça bildirebilir veya icabına bunu belirtecek birtakım sözcükler ekleyebilir. Aynı şekilde, icapçının icabıyla bağlı olmadığı, işin özel mahiyetinden veya halin icabından da anlaşılabilir.

Borçlar Kanunumuz bu soruyu icabın süreli veya süresiz olmasına göre farklı şekilde cevaplandırmaktadır:

Süreli icapta, yani icapçının kabul için bir süre belirtmiş olması halinde, icapçı bu sürenin sonuna kadar icabıyla bağlıdır. Kabul haberi bu süre bitmeden önce kendisine ulaşmazsa, icapçı artık icabı ile bağlı kalmaz. Süresiz icapta, yani icapçının kabul için bir süre belirtmemiş olması halinde ise, icapçının bu icabıyla ne zamana kadar bağlı kalacağı, icabın hazır olanlar veya hazır olmayanlar arasında yapılmış olmasına göre farklı sonuçlara bağlanmıştır.
İcap hazır olanlar arasında, yani icapçı ile kabulcünün karşı karşıya bulundukları bir durumda yapılmışsa, derhal kabul edilmediği takdirde, icapçı onunla bağlı kalmaz. İcabın hazır olanlar arasında yapılmış sayılması, sadece iki tarafın aynı yerde karşı karşıya oturup görüşmekte olmaları halinden ibaret değildir; telefonla veya tarafların temsilcileri vasıtasıyla yapılmış olan icaplar da hazır olanlar arasındaki icap sayılır.
İcap hazır olmayanlar arasında, yani icapçı ile kabulcünün karşı karşıya bulunmadıkları bir durumda yapılmış, örneğin kabulcüye mektup, telgraf, faks veya bir ulak (haberci) vasıtasıyla gönderilmiş ise, icapçı normal bir kabul haberinin kendisine ulaşacağı ana kadar icabıyla bağlı kalır. Burada icapçının bağlı kalacağı süreyi tespit ederken şu üç zamanın göz önüne alınması gerekir:
• İcabın kabulcüye gitmesi için geçecek zaman,
• Kabulcünün düşünmesi için geçecek zaman,
• Kabul haberinin icapçıya ulaşması için geçecek zaman.
Bu suretle hesaplanacak olan süre içinde icapçı icabıyla bağlıdır; bu süre geçtikten sonra ulaşan bir kabul haberi sözleşmenin meydana gelmesi sonucunu doğurmaz; çünkü bu, BK.m.5/I anlamında zamanında ve muntazam suretle gönderilmiş bir kabul haberi sayılamaz. Bu gecikmiş kabul haberi, yeni bir icap sayılır. Ancak, gecikmiş olarak gelen kabul haberi vaktinde gönderilmiş bulunuyorsa, icapçı bununla bağlı kalmak istemediğini derhal kabulcüye bildirmek zorundadır.
İcaptan Dönme
İcapçı, BK.m.9'da öngörülen koşullara uymak kaydıyla icabından dönebilir (rücu edebilir), yani yapmış bulunduğu icabını geri alabilir. Gerçekten, BK.m.9 uyarınca, icabın geri alındığı haberi kabulcüye icabın varmasından önce ulaşır veya icapla aynı anda ulaşır veya icaptan sonra ulaşmış olmakla beraber kabulcü icabın geri alındığını icaptan önce öğrenirse, icaptan dönülmüş (rücu edilmiş), yani icap hiç yapılmamış olur.

Demek ki icapçı yapmış olduğu icabı kabulcünün bunu öğrendiği ana kadar geri alabilir. Ancak kabulcünün geri alma (rücu) haberini icaptan önce öğrenmiş olduğunu ispat etmek son derece güç olduğundan, pratik bakımdan icapçı ancak icap kabulcüye henüz varmadan önce onu geri alabilme (rücu etme) imkanına sahip olmaktadır. Örneğin icapçı icabını mektupla yaptıktan sonra mektup henüz kabulcüye ulaşmadan önce telefon, faks veya telgrafla icabını geri aldığını bildirmek suretiyle pratik bir sonuç alabilir.

İcapçının kabulden önce ölmesi veya fiil ehliyetini kaybetmesi icabın geçersiz olması sonucunu doğurmaz; ölüm halinde icapçının mirasçıları onun yerine geçerler. Ancak icapçının bizzat kişiliğinin önemli olduğu durumlarda (kişisel edim), mirasçılar bu icapla bağlı kalmazlar
Kabul
Kabul, icapçının yapmış olduğu icaba (teklife) kabulcünün verdiği olumlu cevaptır. Diğer bir deyişle kabul, kendisine yapılmış olan icapla mutabık olduğuna dair kabulcünün yapmış olduğu tek taraflı ve karşı tarafa varması gerekli bir irade açıklamasıdır.
Mahiyeti ve Unsurları
Kabul, açık (sarih) olabileceği gibi örtülü (zımni) de olabilir. Eğer kabul iradesi açık olarak beyan edilmiş, yani kullanılan kelimelerden icabın kabul edildiği tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça anlaşılmakta ise, buna açık (sarih) kabul denir .Buna karşılık, kabulcünün icabı açıkça kabul ettiği anlaşılmamakla beraber, takındığı tavır ve davranışlarından onun bunu kabul ettiği sonucu çıkarılabiliyorsa, buna da örtülü (zımni) kabul denir. Örneğin kabulcü, icapçının kendisine gönderdiği malları tüketir veya onları kullanmaya başlarsa, icabı örtülü olarak kabul etmiş demektir. Aynı şekilde, kabulcünün icabı yerine getirmeye başlaması, örneğin kolacının kendisine gönderilen gömleği kolalayıp ütülemeye başlaması da örtülü kabul sayılır. Nihayet kabulcünün icabı cevapsız bırakması da bazı durumlarda örtülü kabul anlamına gelir. Kural olarak kabulcünün icaba mutlaka da bir cevap vermesi gerekmez; o halde icabın cevapsız bırakılmış olması, kural olarak onun reddedildiği anlamına gelir. Fakat Kanunumuz istisna olarak bazı durumlarda kabulcünün susmasını kabul saymaktadır. Gerçekten, BK.m.6'ya göre, icapçının gerek işin özel mahiyeti, gerek halin icabı dolayısıyla açık bir kabul haberini beklemek zorunluluğunda olmadığı durumlarda, kabulcünün icabı uygun bir süre içinde reddetmemiş olması onu kabul ettiği anlamına gelir.

İcap gibi kabul de kural olarak bir şekle tabi değildir. Öyleyse sözle veya yazılı olarak yapılabileceği gibi, bir temsilci veya ulak ile de icapçıya ulaştırılabilir. Kabul, yapılmış olan icaba olumlu bir cevap oluşturduğuna göre sözleşmenin meydana gelmesi sonucunu doğurur. Ancak, bu sonucun doğabilmesi için kabulün icaba tamamen uygun olması gerekir. Eğer kabul bir takım eklemeler ve değişiklikler içeriyorsa, bu cevap icabın reddi anlamına gelir ve yeni bir icap sayılır.

Örneğin kilosu 280 bin liradan 1 ton soğan satmayı teklif eden icapçıya siz soğanları 260 bin liradan alacağınızı bildirirseniz, bu açıklamanız kabul sayılmaz. Bu açıklamanızla icabı reddetmiş, fakat yeni bir icapta bulunmuş olursunuz.
Kabulden Dönme
Kabulcü de, aynen icapçı gibi, kural olarak kabul açıklaması ile bağlıdır. Fakat kabulcü, kabul haberi icapçıya varıncaya kadar kabulden dönebilir (rücu edebilir), yani kabul açıklamasını geri alabilir. Hatta aynen icaptan dönmede (rücuda) olduğu gibi, kabulün geri alındığı haberinin icapçıya kabul ile aynı anda ulaşması veya kabulden sonra ulaşmış olmakla beraber icapçının kabulün geri alındığını kabulden önce öğrenmiş olması durumlarında de kabul hükümsüz, yani hiç yapılmamış sayılır (BK.m.9/II).

Kabulcünün kabul açıklamasında bulunduktan sonra ölmüş ve fiil ehliyetini kaybetmiş olması kabulün geçersiz olması sonucunu doğurmaz; kabulcünün mirasçıları bununla bağlıdırlar. Ancak kabulcünün bizzat kişiliğinin önemli olduğu durumlarda (kişisel edim), mirasçılar bu kabulle bağlı kalmazlar.
Sözleşmenin Meydana Geldiği An
Bir sözleşme acaba hangi anda meydana gelmiş olur? Bu sorunun cevabı pratikte oldukça önemlidir. Bu anın tespitinde, sözleşmenin hazır olanlar veya hazır olmayanlar arasında yapılmış olup olmamasına göre bir ayırım yapmak gerekir. Hazır olanlar arasında yapılan bir sözleşme kabulün açıklandığı an meydana gelmiş olur. Hazır olmayanlar arasında yapılan bir sözleşmenin hangi anda meydana gelmiş olacağı konusunun tespiti o kadar kolay değildir. Gerçekten bu konuda açıklama, gönderme, varma ve öğrenme anlarını esas alan başlıca dört teori vardır. Borçlar Kanunumuzun bu dört teoriden varma (vusul) teorisini benimsediği söylenebilir. Gerçekten m.3/II, 5 ve 9 hükümlerinde hep kabul haberinin icapçıya varmasından söz edilmiştir. O halde, hazır olmayanlar arasında yapılmış olan bir sözleşme kabul haberinin icapçıya vardığı anda meydana gelmiş (in'ikad etmiş) olur.

Fakat böyle bir sözleşme, hükümlerini daha önceki bir andan itibaren doğurmaya başlar. Gerçekten, BK.m.10'a göre, hazır olmayanlar arasında yapılmış olan bir sözleşme kabul haberinin gönderildiği anda hüküm ifade eder. Eğer açık (sarih) bir kabule ihtiyaç bulunmuyorsa bu takdirde sözleşmenin hükümlerini doğurduğu an, icabın kabulcüye varmış olduğu andır.

Görüldüğü gibi, hazır olmayanlar arasında yapılan sözleşmelerin meydana geldikleri an ile hükümlerinin doğurdukları an başka başkadır. Nitekim sözleşme, meydana geldiği andan geri giderek daha önceki bir andan itibaren hüküm doğurmaya başlamaktadır. Bunun önemi bilhassa faizde görülür. Gerçekten faiz, sözleşmenin meydana geldiği andan değil, hüküm doğurmaya başladığı, yani kabul haberinin gönderildiği veya icabın kabulcüye varmış olduğu andan itibaren işlemeye başlayacaktır.
HAKSIZ FİİLDEN DOĞAN BORÇLAR
Borcun, daha doğru deyimle borç ilişkisinin kaynaklarından bir diğeri de haksız fiillerdir. Haksız fiil, hukuk düzeninin uygun bulmadığı zarar verici fiillerdir. Diğer bir deyişle, bir kimse hukuka aykırı bir fiil ile başka bir kimseye zarar verirse bir "haksız fiil" işlemiş olur ve bunun sonucunda bu kimse (fail) ile zarara uğramış olan kimse (mağdur) arasında bir borç ilişkisi doğar. Bu borç ilişkisi dolayısıyla da fail, zarara uğramış olanın (mağdurun) zararını tazmin etmek (gidermek) borcu altına girer.

Bir kimsenin bir diğer kimseye vermiş olduğu zararı tazmin etmek borcunu ifade eden hukuki sorumluluk, biri akdi sorumluluk veya akit içi sorumluluk, diğeri haksız fiil sorumluluğu veya akit dışı sorumluluk olmak üzere ikiye ayrılır.

"Akdi sorumluluk", bir sözleşmeden doğan borç ilişkisinde borçlunun sözleşmeye aykırı davranmak suretiyle diğer tarafa (alacaklıya) vermiş olduğu zararları tazmin etmek borcunu ifade eden sorumluluktur. Örneğin satım sözleşmesinde satıcının satılan malı ifa zamanında alıcıya teslim etmemesinden dolayı alıcının uğramış olduğu zararların satıcı tarafından tazmin edilmesi (giderilmesi) gibi.

Haksız fiil sorumluluğu ise, bir kimsenin hukuka aykırı bir fiil ile başka bir kimseye vermiş olduğu zararları tazmin etmek borcunu ifade eder. Ancak, haksız fiil sorumluluğunun söz konusu olabilmesi için, failin kusurunun bulunması da gerekli olduğundan, bu sorumluluğa kusura dayanan sorumluluk da denir. Bunun yanında bir de kusursuz sorumluluk vardır.

Borçlar Kanunumuz, haksız fiilden doğan borçları 41-60'ncı maddelerinde düzenlemektedir. BK.m.41'e göre, "Gerek kasten, gerek ihmal veya teseyyüp veya tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden kişi, o zararın tazminine mecburdur".

Bu madde hükmünden de anlaşılacağı gibi, haksız fiil sorumluluğunun doğabilmesi için başlıca dört şartın gerçekleşmiş olması lazımdır. Bunlar ise; hukuka aykırılık, kusur, zarar ve illiyet bağıdır.
Hukuka Aykırılık
Borçlar Kanunumuz bu şart m.41/I'de "haksız surette" deyimi ile ifade etmekte, fakat bir fiilin hangi durumlarda haksız(hukuka aykırı) sayılacağına dair bir ölçü vermemektedir. Doktrinde baskın olan görüşe göre hukuka aykırılık, "kişilerin malvarlıksal ve kişisel varlıklarını doğrudan doğruya koruyan amir (emredici) bir hareket tarzı kaidesinin (davranış kuralının) ihlalidir". Bu durum çoğunlukla mutlak bir hakkın ihlal edilmesi (çiğnenmesi) şeklinde ortaya çıkar. Örneğin bir kimseyi öldürmek veya yaralamak o kimsenin kendi kişiliği üzerindeki bir mutlak hakkının (kişilik hakkının) çiğnenmesi demek olduğundan bu fiil hukuka aykırıdır. Aynı şekilde, bir kimsenin herhangi bir malına zarar vermek, örneğin otomobilinin camını kırmak, tarlasındaki ekinleri çiğnemek, o kimsenin eşyası üzerindeki bir mutlak hakkının (mülkiyet hakkının) çiğnenmesi demek olduğundan, bu fiil de hukuka aykırıdır.
Ancak öyle durumlar da vardır ki, bunlar zarar verici fiilin hukuka aykırılık niteliğini kaldırırlar. Buna örnek olarak haklı savunma (meşru müdafaa), zorda kalma (ıztırır hali), özel hukukun tanıdığı bir hakkın kullanılması, kamu kudretinin kullanılması, mağdurun zarara önceden razı olması ile üstün nitelikte bir özel veya kamu yararının bulunması gibi durumları gösterebiliriz.
Kusur
Haksız fiil sorumluluğunun ikinci şartı, failin kusurudur. Kusur, "hukuka aykırı sonucu istemek (kast) veya bu sonucu istememekle beraber, hukuka aykırılıktan kaçınmak için iradeyi yeter derecede yormamaktır (ihmal)". Yukarıdaki tanımdan anlaşılacağı gibi, kusurun biri kast, diğeri ihmal olmak üzere iki türü vardır.

Kast, hukuka aykırı sonucu önceden görerek bu sonucu istemektir. Örneğin kan gütmede fail, mağduru öldürmek istemekte ve silahını bu sonucun gerçekleşmesi için ona yöneltmekte olduğundan kasten haksız bir fiil işlemiş olur. İhmal ise, hukuka aykırı sonucu istememekle beraber, bu sonucun doğmaması için gerekli dikkat ve özeni göstermemektir. Örneğin bir kimse dolu bir silahı temizlerken silahın birdenbire patlamasıyla karşısında oturan arkadaşının ölümüne sebebiyet verirse, bu halde onun ihmalinden söz ederiz; çünkü o arkadaşının ölmesini istememiş, fakat tedbirsiz ve dikkatsiz davrandığı için bu zararlı sonucun doğmasına yol açmıştır.
Zarar
Haksız fiil failinin sorumlu tutulabilmesi için, hukuka aykırı bu fiil sonucunda bir zararın doğmuş olması gerekir. Zarar bir kimsenin malvarlığında kendi rızası olmaksızın meydana gelen eksilmedir. Zarar, biri maddi diğeri manevi olmak üzere ikiye ayrılır. Maddi zarar, bir kimsenin malvarlığında meydana gelen ve para ile ölçülebilen bir eksilmedir. Bu ise ya bilfiil uğranılan zarar veya yoksun kalınan kar biçiminde ortaya çıkar. Manevi zarar ise, bir kimsenin, manevi değerlerine(kişilik haklarına) karşı yapılan bir haksız saldırı dolayısıyla duymuş olduğu acı ve elemdir. Örneğin bir kimse hakarete uğradığı zaman, bundan büyük bir elem duyar ve manen büyük bir sarsıntı geçirir. işte bu, onun uğradığı manevi zarardır.
İlliyet Bağı
Haksız fiil failinin tazminat borcunun doğabilmesi için, hukuka aykırı fiil ile zarar arasında bir illiyet (nedensellik) bağının bulunması gerekir. Fiil ile zarar arasında illiyet bağının bulunması demek, zararın bu fiil sonucunda meydana gelmiş olması, yani her ikisi arasında bir "sebep-sonuç" ilişkisinin bulunması demektir. Eğer bu fiil olmasaydı meydana gelen zararın doğması mümkün olmayacak idiyse, fiil ile zarar arasında bir illiyet bağı var demektir. Fiil ile zarar arasında bir illiyet bağının mevcut olup olmadığı, mantık kurallarına göre tespit edilir. Örneğin bir kimse münakaşa ettiği (tartıştığı) arkadaşına bir yumruk atarak dişini kırsa, mantık kurallarına göre dişin kırılmasının yumruk atma fiilinden ileri geldiği yani dişin kırılması ile yumruk atma fiili arasında bir illiyet bağının mevcut olduğu sonucuna varırız.
Hükümleri
Haksız fiillerin borcun kaynaklarından biri olduğunu, diğer bir deyişle, yukarıda kısaca belirttiğimiz şartların gerçekleşmesi halinde fail ile mağdur arasında bir borç ilişkisinin doğacağını açıkladık. İşte bu borç ilişkisinden doğan edim, tazminattır. Tazminat, haksız fiil sonucunda mağdurun uğramış olduğu maddi veya manevi zararın fail tarafından giderilmesi demektir. Buna göre tazminat, maddi tazminat ve manevi tazminat olarak ikiye ayrılır. Maddi tazminat da, ya aynen tazmin veya nakden tazmin şeklinde olur. Nakden tazmin malvarlığında uğranılan eksilmenin para ile giderilmesidir. Aynen tazminde ise para ödenmeyerek mağdurun malvarlığı zarara uğramadan önceki durumuna getirilir, örneğin kırılan cam taktırılır, bozulan eşya tamir ettirilir veya yenisi verilir.

Tazminatın miktarını ve şeklini bizzat hakim belirler (BK.m.43/I). Zararı ispat etmek davacıya düşer (BK.m.42/17). Keza failin kusurunu ispat etmek de ona düşer. Davacı tarafından zararın gerçek miktarını ispat etmek mümkün olmadığı takdirde, hakim onu, işin normal cereyanını ve mağdurun almış olduğu önlemleri göz önünde bulundurmak suretiyle adalete uygun şekilde belirler (BK.m.42/II).

Hakim, mağdurun zarara razı olduğu veya zararın doğmasında mağdurun da kusurunun bulunduğu (ortak kusur) durumlarda, tazminat miktarını indirebileceği gibi, tamamen de kaldırılabilir (BK.m.44/I).
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
9.kısım süper dökümanlar..
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
AÖF ADALET ÖNLİSANS BÖLÜMÜ :: DERSLERİMİZ VE DÖKÜMANLARI :: Hukuka Giriş-
Buraya geçin: